Aile şirketlerinin yüzde 96’sı üçüncü kuşakta son buluyor.

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Türkiye’de aile şirketlerinin yüzde 96’sı üçüncü kuşakta son buluyor. Aile şirketlerinin yüzde 30’u ikinci kuşak, yüzde 13’ü üçüncü kuşak ve sadece yüzde 4’ü dördüncü kuşağı görüyor.

Altınbaş Üniversitesi İşletme Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Irmak Erdoğan, DHA’ya yaptığı açıklamada, aile şirketlerinin 96’sının üçüncü kuşakta son bulduğunu söyledi.

Devir sürecini doğru yönetemeyen aile şirketlerinin varlığını sürdürmesinin zor olduğunu belirten Erdoğan, “Bugün aile şirketlerinin sorunları arasında en çok tartışılan konular sürdürülebilirlik ve kurumsallaşma. İstatistiklere göre aile şirketlerinin yüzde 30’u ikinci kuşak, yüzde 13’ü üçüncü kuşak ve sadece yüzde 4’ü dördüncü kuşağı görüyor” dedi.

Erdoğan, bu durum ilk bakışta bir sorun gibi gözükse de bu oranları aile şirketi olmayan şirketlerin hayatta kalma istatistikleri ile karşılaştırmadan sağlıklı bir değerlendirme yapmanın mümkün olmadığını belirtti.

 Bugün dünyanın en eski şirketlerine bakıldığında bunların aile şirketleri olduğunu kaydeden Erdoğan, “Türkiye’de de aynı durum geçerli. Dolayısıyla, sürdürülebilirliği aile şirketlerinin bir sorunu olarak değil, potansiyellerinin yüksek olduğu bir alan olarak değerlendirmek gerektiğini ve bu potansiyelin gerçekleştirilmesinin önündeki engellerin nasıl aşılacağı üzerine yoğunlaşmak gerektiğini düşünüyorum” dedi. 

“SÜRDÜRÜLEBİLİRLİKTE DEVİR SÜRECİ ÇOK ÖNEMLİ”

Sürdürülebilirliğin sağlanmasındaki en önemli noktanın devir süreci olduğunu söyleyen Yrd. Doç. Dr. Erdoğan, şöyle konuştu:

“Bugün hem akademiye, hem de iş dünyasına baktığımızda yapılan yayınların ve verilen eğitim ve danışmanlıkların önemli bir bölümünün devir sürecinin yönetimiyle ilgili olduğunu görüyoruz. Devir sürecinde gerek kişisel, gerek aile ilişkilerine bağlı birçok engel ortaya çıkabiliyor. Sonraki kuşakta gereken yetkinliklere sahip olan bir adayın var olmaması ya da yetkinliği olsa bile adayın gereken motivasyona ve bağlılığa sahip olmaması engel teşkil edebiliyor. Öte yandan var olan aile yöneticisinin şirkete fazla bağlı olması da bazen sonraki kuşağı gerektiği gibi yetiştirmemesine ve devir sürecine yönelik düzgün bir planlama yapmamasına yol açabiliyor. İki kuşak arasındaki çatışmalar, rekabet, genel olarak aile üyeleri arasındaki çatışmalar ve uyumsuzluk da doğru adayın seçilmesini ve devir sürecinin başarılı bir şekilde gerçekleşmesini önlüyor. Özellikle de şirket belli bir yaşa ulaştığında ve büyüdüğünde, örneğin üçüncü kuşak ve sonrasında kuzenler, kuzen çocukları vs. devreye girdiği zaman karmaşıklaşan aile ilişkileri ile birlikte devir sürecinin yönetimi de daha komplike hale geliyor.” 

“YENİLİKÇİ OLUNMALI”

Yrd. Doç. Dr. Erdoğan, aile şirketinin sürdürülebilirliğinin sağlanmasında devir süreci dışında yenilikçi olmanın da önemli olduğuna dikkat çekti:

 “Uzun ömürlü aile şirketlerine baktığımızda gelenekçilik ve yenilikçilik arasındaki dengeyi çok ince bir ustalıkla yönettiklerini görüyoruz. Örneğin, üründe ya da üretim yöntemlerinde yapılacak bir inovasyon, geçmişten bu yana sürdürdükleri ve korumaya çalıştıkları bir gelenekle çatışıyorsa, bu inovasyon gerçekleştirilmeyebiliyor. Ancak çatışmanın olmadığı serbest alanlarda kendilerini yenilemek için olabildiğince çaba harcıyorlar. Bu ikilem ilk bakışta bir dezavantaj gibi görünse de aslında bu ikilemi doğru yöneten aile şirketleri kendilerine bu sayede bir rekabet avantajı sağlayabiliyorlar. Yakın zamanda bu konuyla ilgili yapılan araştırmalar, aile şirketlerinin geçmişlerini ve geleneklerini bir kaynak olarak kullanarak bu sayede inovasyona yönelik avantaj sağladıklarını ortaya koyuyor.”

Kaynak: https://businessht.bloomberght.com/piyasalar/haber/1718166-aile-sirketlerinin-yuzde-96-si-ucuncu-kusakta-son-buluyor

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Stalin ve Yolunmuş Tavuk

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

STALIN VE YOLUNMUŞ TAVUK

Stalin ve çalışma arkadaşları birlikte toplanmış sohbet ediyorlardı. Birden yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.

– Sizler yıllardır devlet için çalışmış, ihtilale emeği geçmiş kişilersiniz. Söyleyin bakayım halkın yönetime kayıtsız şartsız baş eğmesi için yöneticiler nasıl davranmalıdır?

Salonda bulunanlar çeşitli fikirler ortaya attılar. İçlerinde haktan, adaletten, demokrasiden, sürgünden, idamdan, hapisten söz edenler oldu. Stalin söylenenleri beğenmedi.

– Yönetimi eline geçiren en güçlü ve en yücedir. Halkın karşınızda baş eğmesi için ne gerektiğini size bir örnekle göstereyim.

Hemen çalışanlardan birine buyurdu:

– Bana hemen bir tavuk getirin.

Tavuğu çabukça bulup getirdiler. Stalin salonda oturanların şaşkın bakışları arasında canlı tavuğun tüylerini yolmaya başladı. Tavuğun bütün tüylerini yolup cascavlak bıraktıktan sonra salonun ortasına saldı. Çalışma arkadaşlarına döndü:

– Şimdi izleyin bakalım bu şaşkın tavuk nereye gidecek.

Zavallı tavuk çektiği azaptan kurtulmak için aralık kapıdan dışarı çıkmak istiyor ama soğuktan titriyor. Masaların altına giriyor, masa ayakları canını acıtıyor. Duvar diplerine gidiyor ama her yanı yara bere içinde., Şömineye yaklaşıyor ama tüysüz derisi sıcağa dayanamıyor. Çaresizlikten tüylerini yolan Stalin’in bacakları arasına sığınıyor. Stalin cebinden bir avuç yem çıkarıyor ve yolunmuş tavuğun önüne tane tane atıyor., Yemlenen tavuk Stalin nereye giderse peşinden ayrılmıyor.!! Ağızlarını açmış şaşkınlıkla kendisini izleyen arkadaşlarına gülerek bakan Stalin şöyle diyor:

– Gördünüz mü HALK dediğiniz topluluk bu TAVUK gibidir.!! Tüylerini yolacak ve serbest bırakacaksınız., O zaman yönetmek kolaylaşır…!!

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Kanuni’nin emriyle İstanbul’a suyu getiren Mimar Sinan neden susuz bir evde öldü?

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Hikaye çok hazin. Derler ya: Duvara dayanma yıkılır, insana güvenme ölür.

Akla gelen bir diğer söz de:

“Verba volant scripta manent.”

Yani: “Söz uçar yazı kalır.”

Kanuni Sultan Süleyman döneminde İstanbul’da su sorunu yaşanınca çözüm için Mimar Sinan görevlendirilir.

İstanbul devamlı bir su problemi içerisindedir. Bu problemin çaresi asırlar önce Kanuni zamanında, Mimar Sinan’ın günlerinde konuşulmuş ve en büyük çare Sinan’la bulunmuştur.

İstanbul’un o günkü nüfusu çoğalınca Kanuni Sultan Süleyman, Sinan’ı çağırır, der ki: “Mimarbaşı, halkımız su ihtiyacı içinde.

Bir at yükü suya çok miktar akçe ödüyorlar. Acaba halkımızın bu su ihtiyacını karşılamak için birşeyler düşünmez misiniz?”

Mimarbaşı der ki: “Sultanım siz müsaade buyurun, ben İstanbul’un çevresini bir dolaşayım, dışarıda mevcut sulan İstanbul’a getirmenin mümkün olup olmadığını bir inceleyeyim ve ondan sonra size bir cevap veririm.”

Ve Sinan Ağa atına biner, yanına yardımcılarını da alır, Çekmece’den başlayarak kıyılan dolaşır, Beşiktaş’a kadar istanbul’un kıyılarında, dereleri, akan suları tespit eder.

Bu suların önü örüldüğü, baraj yapıldığı takdirde nereye kadar yükselir, nereden nereye kemer yapılarak İstanbul’a getirilebilir, bunun günlerce hesabını yapar.

Ve Kanuni’nin huzuruna çıkar. Sultan sorar:

“Mimarbaşı, İstanbul’a su getirmek mümkün müdür?”

Mimarbaşının cevabı: “Mümkündür Sultanım. Ancak çok ağır bir şartı var.”

“Nedir o mimarbaşı?”

“Sultanım, altın dolu keseleri uç uca dizmek şartıyla ancak İstanbul’a su gelebilir.”

Kanuni’nin cevabı şu olur: “Mimarbaşı sen İstanbul’a su getirmenin mümkün olup olmadığını söyle. Eğer mümkünse ben keseleri uç uca değil, yan yana dizmeye razıyım.”

Bunun üzerine Mimar Sinan kolları sıvar ve İstanbul’un dışındaki suları Kağıthane civarında belli yerlerde toplar, oradan da dere içlerine büyük geçitler yaparak İstanbul’a getirir ve şehrin belli meydanlarında umumi çeşmeler yaparak suyu akıtır.

Bu çeşmelerin tamamı da kırkı bulur. Ve Kırk Çeşme suları akmaya başlar.

O güne gelinceye kadar, musluk gibi bir adet olmadığı için sular boşa akıp gitmektedir.

O gün çok pahalıya mal olan suyu artık bostanlara, yollara akıtmak istemiyorlar ve ilk defa İstanbul’da lüle dedikleri musluğu çeşmelere koyuyorlar.

Su böylesine pahalıya geldiği ve kıymet kazanmaya başladığı için Kanuni bir ferman çıkanr, der ki: “İstanbul meydanlarındaki umumi çeşmeler halkın malıdır. Hiç kimse bu çeşmelerden gizlice yeraltından evine su alamayacaktır.”

Bu umumi kaidenin bir istisnasını da koyar Kanuni.

O da özel olarak Sinan’a iletilir. Denir ki: “Sen İstanbul’a böylesine güzel bir çalışma sonunda kırk çeşme sularını getirdin. Sen evine özel olarak bir lüle su alabilirsin.”

Ve Süleymaniye civarındaki meydan çeşmesinden Sinan’ın evine özel olarak yol yapılır ve su akıtılır.

Böylece Mimar Sinan evinde özel suyu olan tek kişi olur.

Mimar Sinan Şehzadebaşı Camiini, Süleymaniye Camiini ve Edirne’deki Selimiye Camiini yaptıktan -sonra yaşlanır.

Devir hep öyle geçmemiştir.

İtibarının yüksekte olduğu devirde, kendisinin kıymetini takdir edenler bir bir bu dünyadan göçmüşlerdir.

Kanuni vefat etmiştir, yerine başka padişahlar geçmiştir.

Ve Sinan 99 yaşına gelmiştir.

Çevresindeki dostları göçtüğü için de kendisi istanbul’da adeta yapayalnız kalmıştır.

Ve yeni bir nesil yetişmiştir.

Bir gün Sinan’ın kapısına birisi gelip dayanır. Kapıyı çalar.

Sinan bastonuna dayanarak kapıyı açar, “Buyurun” der.

Gelen meçhul insan, “Ben Topkapı Sarayı postacısıyım. Sizi divana çağırıyorlar. Herhalde bir soruşturmaya tabi tutulacaksınız” der.

Sinan Ağa, bu ihtiyar halinde, dostlarının tümünün göçüp gittiği, kendisini eserleri inşaat halindeyken görenlerin kalmadığı bu ihtiyar dünyada, “Acaba Topkapı Sarayına niye çağırılıyorum?” diye bastonuna dayana dayana gider.

Saraya girer, orada bir soruşturma heyeti kurulmuştur: Kadılar, ulemalar, müftüler, o günün vükelası. Sinan’a şöyle derler: “Sinan Ağa, hakkında şikayet var. Eve su almak yasak olduğu, hiç kimse evine özel olarak su almasın’ diye padişah fermanı olduğu halde, sizin evinizde özel su varmış.”

“Evet,” der, “Cihan Padişahı bana öyle özel olarak müsaade etmişti. İstanbul’a yaptığım, su hizmetinden dolayı sadece benim şahsıma su müsaade etmişti de almıştım.”

“O zaman şu müsaadenizi, fermanı görelim de ses çıkarmayalım. Kimseye verilmemesine rağmen, sizinki devam etsin.”

Sinan’ın cevabı şu: “Ben o zaman Cihan Padişahından ferman istemekten hicap etmiştim. Fermanım falan yok, ama su benim evimde akıyor.”

Divan müşkül durumda kalır, konuşmalar olur: “Sinan büyük hizmetler etmiştir, evinde suyu aksın.” Oradan başkaları cevap verir: “Bu Âl-i Osman’a hizmet eden sadece Sinan mı? Sinan gibi daha nice hizmet edenler vardır. Ya onların da evine özel su verilsin, ya da Sinan’a da bu ayrıcalık tanınmasın.”

Divanda uzun münakaşalar olur, son olarak verilen karar şudur: “Sinan gibi diğer hizmet edenlerin de evine su bağlanamayacağına göre, Sinan’a verilen su kesilmeli, fakat şimdiye kadar kullandığı su fermansız kullandığı için bir cezaya mucip olmamalıdır.”

Ve bu karardan sonra Sinan evine gelir. Üzgün, bezgin, fakat fazla müteessir değil.

Çünkü Sinan hizmetini Allah için yapmıştır. Kendisine bir ayrıcalık tanınsın, özel bir mükafat verilsin diye değil.

Ve Sinan 100 yaşına girerken hastalanır yatağa düşer. Vefat sırasında bir bezi suya batırıp da dudağına çalmak isterlerken bakarlar ki, evindeki musluktan su akmıyor.

İstanbul’a su getiren Sinan, susuz evde vefat eder. Vefat sırasında bu olayı başında konuşanlara verdiği cevap enteresandır:

“Biz hizmetimizi dünyada bir bardak suya satacak kadar menfaat düşkünü değiliz. Biz hizmetimizi Allah için yaptık ve mükafatını da ahirette bekliyoruz. Dünyada evimize su verilmediği için müteessir değiliz.”

Bu olayın bizlere verdiği mesajlar vardır. Dünyaya, şana, şöhrete, dosta, ahbaba, arka olmalara fazla güvenmemeli.

Dünya öyle güvenilecek, insanlar öyle bel bağlanacak kadar vefalı değillerdir.

Şartlar değişir, bugün sırtımız çok sağlam yerde olur, çok itibarlı insanlarla yakınlığımız olur.

Ama yarın bir de bakarız ki, onların hepsi göçüp gitmiş, biz de dayanacak kimse bulamamışız.

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Limonata, Çetin Altan, Hürriyet

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Yaşamında hiç limonata içmemiş biri, limonatayı çok pahalı bir serinletici sanabilir. Oysa çok ucuz bir serinleticidir. Bir bardak suya bir çorba kaşığı toz şekeri döküp, iyice karıştırdıktan sonra, üstüne doğru dürüst sıkılıp çay süzgecinden geçirilmiş, yarım limon suyu eklersin… Ve hepsini karıştırırsın.

Bardak, görkemli ve uzunca bir bardaksa, yarım yerine bir limon sıkar, bir çorba kaşığı toz şekerini de, iki çorba kaşığı yaparsın…

Bir limonata, dişleri donduracak kadar mı soğuk olmalıdır?

Hayır, bardağın çevresine hafif bir buğu yalazlanması yapacak kadar soğuk olmalıdır.

Ayrıca bardağın içine kalıp buz atılmalı mıdır?

Hayır, gerekiyorsa bir tatlı kaşığı dövülmüş buz atılmalıdır.

Yarım tekerlek bir limon dilimi, bardağın kıyısına mı takılmalıdır, yoksa içine mi konmalıdır?

Bardağın kıyısına konduğu zaman, daha dekoratif olur; dileyen, limonun kokusunu daha keskin duymak isterse, bardağın kıyısına takılmış yarım dilimi bardağın içine atabilir.

İyi bir limonata yapmaya bu kadarı yeter mi? Yetmez.

Çentilmiş limon kabuğuyla bir sap taze naneyi de, önce limonatanın içinde kısa bir süre tutup, sonra hepsini süzmek gerekir.

Böyle bir limonata ultra süper bir zenginlik sorunu mudur?

Hayır, sadece bir yaşam sevgisiyle, bir yaşam zevki sorunudur.

Bu, çok önemli midir?

Bir kez gelinip, bir kez geçilen dünyayı, en sade koşullar içinde dahi, ıskalamamanın göstergesi olduğu için, çok önemlidir.

Sabahları bir saat yürüdükten sonra, duş almak da öyledir.

Bir yumurtayı azıcık tuz, biber ve nohut büyüklüğünde tereyağı ile bir fincanda çırptıktan sonra, yumurta biçiminde ve yumurta büyüklüğünde, kapağı vidalı çelik bir kaba döküp, suda iki dakika kaynatmak da önemlidir.

Yiyebileceğiniz en enfes rafadan yumurta, ancak böyle pişirilebilir.

Yumurta biçiminde ve yumurta büyüklüğünde, kapağı vidalı çelik bir kabı nerede bulacağız?

Hiçbir yerde bulamazsınız. Neden? Çünkü o kabın üretilmesi, genel istem mekanizmasıyla ilgilidir. Kimse yaşam zevkini, enfes bir rafadan yumurtaya kadar bile inceltmemişse, öyle bir kap bulunmaz. Bu da ultra süper bir zenginlik sorunu değil, bir yaşam sevgisi sorunudur.

Doğru dürüst bir limonata ve tadı unutulmayacak bir rafadan yumurta… Bir de sabahları bir saat yürüyüşle, bir duş…

Bunları sen yapabiliyor musun?

Hayır.

Neden?

Çünkü bunları bir tek kişi yapamaz. Özenler ve incelikler, ortak bir yaşam kültüründen, kişilerin yaşamına kadar uzanmıyorsa; limonata yapmaya kalktığın zaman, önce evde limon bulamazsın. Limonu almak için dışarı çıktığın zaman da, zaten limonata içme isteğin küllenmiş olur. Dişini sıktın, limonu alıp geldin. Kör bıçak, limonu doğru dürüst kesmez. Buzdolabına su konulması unutulmuştur. Yahut dolap tam o sırada söndürülmüştür. Yahut limon sıkacağını komşu almıştır. Zaten nane de yoktur. Çay süzgeci yıkanmamıştır. Görkemli uzun bardak bir gün önce kırılmıştı. Ama limonata yerine, soğuk maden suyu vardır… Ve yeni icatlar çıkarmak da, insanı üzmekten başka hiçbir işe yaramaz…

Bardağı hafif buğulu, kıyısına yarım limon dilimi takılmış, içinde bir tatlı kaşığı çıngıltılı buz kırığı, azıcık limon kabuğuyla, taze nane kokan, limonatayı içemezsin. Yerine maden suyu içersin.

Dışarıda çırpıldıktan sonra, özel çelik kapta, tıpkı hiç kırılmamış yumurta gibi pişirilen rafadan yumurtayı ise asla yiyemezsin.

Sabah yürüyüşleri de ortakça benimsenen bir alışkanlık değildir.

Bazen yürürsün, bazen yürümezsin.

Hele, masası normal bir pingpong masasının dörtte bir büyüklüğünde olmasına karşın; raketleri özel yapıldığı için, topu ancak o küçük masa kadar fırlatan Japon pingpongunu kesin oynayamazsın. Çünkü ya biri raketi kırmış; ya masayı, bir başkası, ütü masası yapmıştır.

Yaşam sevgisi bir kültürdür. Tıpkı çiçek sevgisi, tıpkı müzik sevgisi, tıpkı yüzme sevgisi gibi…

Bu sevgi ya vardır, ya yoktur.

Böyle bir sevgi pekişmemişse; orada insanlar, ne yaratıcı bir yaşama, ne sağlıklı bir aşka, ne keyifli bir yücelmeye fazla kulaç atamazlar…

Kafası yarım kesik bir horoz gibi, çırpınır, bunalır, önüne geleni suçlar; ne istediğini, ne aradığını, daha doğrusu ne halt edeceğini bir türlü tam kestiremez ve kendilerini de, canım yaşamı da ziyan zebil ede ede, sönüp giderler.

Yaşam sevgisi; enerjinin, yaşam zevkini kuşaklar boyu ortaklaşa yoğurmasından oluşur.

Enerji yoksa orada sadece kurnazlık vardır. Kurnazlık da, yaşam sevgisiyle yaşam zevkinin en amansız celladıdır.

Çetin Altan – Hürriyet – 22 Temmuz 2012

http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/cetin-altan/limonata-ve-rafadan-yumurta-1570125

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

What’s drawing visitors to Göltürkbükü and Bodrum Peninsula?

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

The rich history and a host of boutique hotels in the Bodrum Peninsula on Turkey’s south-western coast is increasingly drawing intrepid jet setters to its storied shores.

Göltürkbükü is only a 45 minute drive from the peninsula’s new airport Milas Airport (BJV). The road weaves along Turkey’s south-western coast with views of the endless blue of the Aegean Sea.

Local fishermen pull up on the beaches and white stucco homes are just visible, highlighted with streams of floating purple bougainvillaea.

This small fisherman town Göltürkbükü and Bodrum was hidden gem until early 1980’s not only for foreign visitors but also for Turkish visitors.

Göltürkbükü is at northwest of Bodrum Peninsula and is now popular with the jet set; its beachside cafes and bars come to life after sunset.

Göltürkbükü has only 3000 population in winter. And Bodrum Peninsula has a population of 150,000, which soars to about a million in the summer.

Every year early June, superyachts are moored in the harbour.

Bodrum has been dubbed the St Tropez of Turkey. But its history is much more complex than St Tropez. Bodrum is the birthplace of Herodotus, the father of history, in the fifth century BC.

You can visit local food market run by villagers from the surrounding area every Monday at Göltürkbükü.

You can take a boat tour to virgin bays and you can swim among hundreds of fish species.

You can eat freshest and most delicious sea food in Göltürkbükü restaurants.

After sunset nightlife starts in Türkbükü cafes by the sea.

You can make a sight­seeing tour of its landmark Bodrum Castle (Castle of St Peter) and the Museum of Underwater Archaeology. Bodrum castle was built from the 15th century on by the Knights of St John (Knights Hospitaller). The museum is also inside the castle and it displays artefacts from the many shipwrecks found off the coast, such as hundreds of Roman-era amphora storage vessels, Islamic glassware, and Ottoman coins and pottery.

The amphitheatre is also a must-see. Every year most popular singers of Turkey are giving concerts in this magnificient acoustic atmosphere, with the breath taking view of Bodrum Bay.

Another must-see is the remains of the Mausoleum at Halicarnassus (as Bodrum was once known). The mausoleum, built around 350BC, was a huge tomb constructed for king Maussollos of Karia. It was one of the seven wonders of the ancient world and gave its name to all monumental tombs since.

You can visit Bodrum’s Tuesday textile market and buy yourself a traditional Turkish hammam towel (pestemal) for just a few euros.

You can also visit the ruins of several windmills up in the hills. These were used up until the 1970s to grind flour. From the windmills the view of the castle, Aegean and whitewashed ­houses is spectacular. City planning laws restrict building heights, and this has been vital in preserving the Aegean character of the town.

Bodrum peninsula have many small towns and villages which all have different different featured character. One is more entertaining the other is more calm. And every part of Bodrum gives different tastes in different months. Bodrum is a place giving different tastes each and every season.

Thats why the Cevat Şakir Kabaağaçlı’s famous poet is welcoming you at Bodrum Uphill.

“When you come to uphill, you will see Bodrum.
Do not think that you can go as you come.
Those before you were all like that.
They all left their minds in Bodrum…”
Halikarnas Fisherman
Cevat Şakir Kabaağaçlı 1890 –  1973

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

The Glenlivet 18 Years Old

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

@theglenlivet 18 years old.
A classic speysider. A malt whisky of unmistakable honey-rich maturity and depth.
Winner of two Gold medals in the International Wine and Spirit Competition (IWSC) and remains one of the best-value expressions of sherried Speyside.

#glenlivet #glenlivet18 #theglenlivet #singlemalt #whisky #speyside #scotch #instawhisky #whiskygram #istanbul #bodrum #turkiye #malt #barrel #dram #sprit

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Jim Beam Devil’s Cut

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Jim Beam Devil’s Cut 🥃🍾 😈
A devilish twist on Jim Beam’s regular bourbon, blending their 6 year old whiskey with spirit extracted from the wood of the cask itself, where it’s soaked in over the years of maturation. This gives us a robust and hefty bourbon with a nice added chunk of woody richness.
🥃🥃🥃
This is the result of taking 90 proof Jim Beam Bourbon and extracting spirit absorbed into the wood of the barrels itself and blending them together. The result is a punchy oak-fest of a Bourbon, surely the drink of the devil himself?
🥃🥃🥃
Tasting Note by The Chaps at Master of Malt
Nose: Immensely woody, fresh cut oak and a whole heap of vanilla and wood spice.
🥃🥃🥃
Palate: The American oak vanilla remains powerful with a rich woodiness joining it.
🥃🥃🥃
Finish: Yep still oaky, the finish is reasonably long with a pinch of spice scattered on top of that persistent vanilla flavour.
🥃🥃🥃
Overall: Well this is definitely a woody drink, and it is an interesting experiment in what can be achieved through wood extraction.
🥃🥃🥃
#JimBeam#suntorywhisky#bourbon#American#Japanese#whisky#whiskey#whiskyporn#Bodrum#Luxury#eatpraylove#tasting#whiskylover#whiskys#whiskybar

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

The Dalmore 18 years old

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Günlerden bir gün, önemli bir gün ve kutlanacak bir şey var… Bu şişeyi açmak çok iyi bir fikir…

Eğer kutlayacak bir şeyiniz yoksa bu whisky şişesini açmanız bile mutlu olmanız için yeterlidir. Çünkü bu şişeyi açtığınız gün zaten önemli bir gün olacaktır…

• Meyve, baharat, vanilya, portakal kabuğu ve tatlı sütlü çikolata kokuları alırsınız.

• Damakta çikolatalı kuru üzüm, narenciye, çeşitli meyveler, karabiber tadı bırakır..

• Bitişte badem, tereyağı, elma ve kakao ile biten uzun, meyvemsi bir bitiş…

TheDalmore18 #SingleMalt #whisky #whiskybar #whiskylover #bodrum #Whiskey #whiskytasting #whiskygram #suntorywhisky #dalmore #thedalmore #singlebarrel #singlemalt #whiskyporn #whiskycollector #whiskylife

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Roku Gin – Suntory

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutubeFaros Bodrum’da tadabileceğiniz Roku Gin (43% alkol), Japon firması Suntory’nin ürettiği ilk cindir. 2019 yılında 3 tane gümüş madalya kazanmıştır. Roku japonca 6 demektir. Altı farklı japon bitkisiyle 4 mevsimi temsil eden tatlar verilmiştir. Bahar mevsimini andıran sakura yaprağı ve çiçeği, yaz mevsimini temsilen sencha çayı ve gyokuro çayı, sonbaharı hatırlatan sansho biberi, kış mevsimini temsilen de yuzu meyvesi kabukları kullanılmıştır. Ayrıca, ardıç, portakal kabuğu, limon kabuğu, kişniş, tarçın gibi geleneksel cin imalatında kullanılan bitkiler de kullanılmıştır. @suntory_rokugin
🇯🇵🇯🇵🇯🇵🍃💦☀️ #rokugin #suntory #gin#malt
.
.
.
.
#japanese #cin #japon#gününkokteyli #bodrum #faros#faroshotels #gündoğan #yalıkavak#türkbükü #gölköy #göltürkbükü#istanbul #çeşme #alaçatı #kokteyl#cocktails #gurme #lezzetPaylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Rate Disparity is Crucial For The Hotels

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutubeAre the hoteliers aware of the importance of “Rate Disparity” on the sales performance?

A research report shows that; 74% of the hotels in Dublin had rate disparity issues. %87 of hotels in London and %97 of hotels in Venice are offering cheaper rates in OTA’s. This is showing us that if the destination is selling good hoteliers dont care about “Rate Disparity”.

What do you think? Don’t we lose an opportunity to make more revenue and show a better sales performance?

No doubt, it has a big impact on hotels sales performance like all other industries. Most of my colleagues are aware of it but some are not. You can see from the screenshots attached to this article. (Screenshots 1,2,3,4,5)

Of course i will not declare the hotel names as my purpose is not to offend or embarrass any of my colleagues. Some are not aware of their current situation or maybe they are aware but they dont know what to do. Some just prefer not to speak about it as if it has no importance and they think life can go on without caring about it. Just like some ill people who dont want to go to the doctor because they are afraid to hear they are ill.

Every customer cares about rate disparity. Even rich people care more about what they pay and what they get. Price is what they pay and value is what they get. Nobody wants to pay more then its value if there is a way of buying cheaper the same thing.

Likewise all hotel guests are smart and their money is precious. They do check carefully “Rate Disparity”. Even sometimes the guests decide not to book your hotel if you are not offering a good deal on your direct booking channels. And if you are not aware what is the difference between your proposal to him and what he can see alternatively by metasearch sites, the guests thinks that its insulting. Your guests may lose trust in you. They expect more favorable direct offers especially from the brand / chain / managed hotels. Even and even isnt it a shame to present more expensive prices on your own hotel/chain/DBS website which has become the third OTA after two bigs; Expedia and Booking. You will lose out on your commission free direct bookings.

Rate Disparity is crucial for hotels’ sales performance.

“Rate Disparity” is crucial for hotels and for the guests too… Otherwise how can you explain the meta-search engines big bang? Metasearch engines are price comparison sites used to compare prices of different providers for the same product.

For its importance OTA’s are acquiring Metasearch engines.

  • Priceline (Booking.com) acquired Kayak for $1.8 Billion on 2012.
  • Expedia paid $632 million for %61.6 majority stake in Trivago in 2012.
  • China’s Ctrip has bought Skyscanner for $1.74 billion on 2016.
  • Priceline (Booking.com) Buys Momondo for $550 million to expand in Europe in 2017.
  • CTRIP and Booking.com forge global travel partnership

… and many other acquisitions or partnerships will continue on in the future.

Due to OTA consolidations, there are only two OTAs left today in much of the world: EXPEDIA and BOOKING.

Why does it happen?

Rate disparity is mostly caused because of administration. There are a few more factors that cause to rate disparity:

  • OTAs can run out of rooms or you forget to stop sales on wholesalers providing XML to B2B2C channels.
  • The wholesalers or OTAs can post your wholesale rates on sale with low markup.
  • Administrators who work with wholesalers’ or OTA’s market managers creates direct promotions and forget updating hotel’s website or other channels.
  • The OTA is using a different currency conversion rate than your hotel.
  • The OTAs use their commission in order to discount the rates that they are offering.
  • The revenue manager at the hotel accidentally links to the wrong OTA rate, by mistake creating rate disparity and helping the OTAs sell more than the hotel itself.
  • Sometimes OTAs and sometimes your channel manager may have errors on updating your prices or inventory.
  • The rates for some markets are presented in wrong geographical regions by technical errors.

What should you do?

Mostly disparity is caused by manual error and administrative issues. The key point is to stay on the top of the problem and knowing the hotel market. Every hotels disparity issues are different from each other. Knowing these you should follow these steps;

  1. Diagnosis… To understand the problem is the half of the job which is the hardest. Sometimes its hard to understand your problems yourself. You can receive counseling services from professionals.
  2. Contracts… You should check all the contracts with agencies and channels and be sure that all the channels have the same conditions. You should check all your room types, rate types and promotions.
  3. Distribution and monitoring… Then you should select the right technology provider and right setups to connect and distribute your rates and inventory. The right hotel technology will monitor the rates that are being offered on OTAs and other distribution channels, and adjust your own hotel rates accordingly. Its also important for to improve your administrative efficiency.
  4. Continious audits… You should check and test all the channels. Also you should use metasearch sites to check differnt dates every day.
  5. If your contracts allow you, offer a slightly lower rate on your own web site.
  6. If your contracts dont allow you to do so, at least keep tha OTA’a price same on your own web but you can offer more perks included in the price, like free wifi, parking, F&B or SPA discounts, transfer service. Or you can create a campaign code for discount and share with them by email or phone.

Conclusion

All the hoteliers need to care about Rate Disparity and to fix it.

But how? Let me give you a hint.

“Some of the wholesalers” are trying to get a piece of share from 2 big brother OTA’s. But they wont be successfull, because they dont know the Online Business as much as the 2 big brothers.

They are despairingly trying to cheat by low markup and sell with %1-2 cheaper prices. This share stealing has no continuity and will bring more trouble than its short term prizes. Even they will lose their wholesaler business to OTA’s too. As you all know this 2 brothers also started wholesaler business. So far they are doing good. But I can not say the same for the some wholesalers.

I beleive most of the hoteliers know these solutions. And do you?

For further information you can contact me  dorukaktoprak@hotmail.com

#RateDisparity #Price #Discrepancy #DemirhanDorukAktoprak #keyiflevememnuniyetle #Turizm #Otel #SatışPazarlama #SalesMarketing #Revenue #RevenueManagement #Online #Sales #GenelMüdür #SatisPazarlama #İstanbul #Bodrum #Makedonya #Gürcistan #Gaziantep #LuxuryHotels #AirportHotels #HistoricalHotels #ResortHotels #CasinoHotels #OTC #OTA #Booking #ExpediaPaylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube