Patron Ne Demek? Patron Kim?

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

İspanyolca’da Patrón “Vaftiz Babası / manevi baba” anlamları taşımaktadır.

İngillizce’deyse “patron” kelimesinin sözlükteki 1. anlamı bildiğimiz “işveren” anlamındaki patron. Ancak 2. 3. ve 4. anlamları da şunlar: müşteri, müdavim, sürekli müşteri.

Çünkü işletmenizi finanse eden ve sizin maaşınızı ödeyen kişiler müşterileriniz.

Patron kelimesi yabancı literatürde özellikle yiyecek içecek servis sektöründe müşteri anlamında kullanılmaktadır.

Aynı zamanda Patron yılda 2.5 milyon şişe satılan kaliteli bir tequila markasıdır. Patron şişeleri el yapımıdır ve Meksika’da üretilir. Patron Tequila’nın yaratıcısı John Paul DeJoria’nın hikayesini bu linkten okuyabilirsiniz.

Patron Tequila Founder – John Paul DeJoria

#PatronKim #Müşteri #Müdavim #SürekliMüşteri

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Genel Müdürler Ne İş Yapar?

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Deneyimsiz çalışanlar ve bazı patronlar sanırlar ki Müdür’ler boş boş oturuyorlar.

Büyük Amerikan imalat fabrikalarından birinin yönetim kurulu üyeleri kâr ve zarar hesaplarını incelerken, fabrika müdürünün aylığına takılmışlar ve bu ücretin yüksek olduğunu düşünmüşler.

İçlerinden iki kişi seçerek fabrika müdürü denen bu adamın neler yaptığını bir görmelerini ve ondan sonra bu konuda karar verilmesini kabul etmişler.

İki kişilik heyet bir sabah sessizce fabrikaya gitmiş ve fabrika müdürünün odasına girmiş. Gördükleri manzara su olmuş: Fabrika müdürü elinde kahve fincanı, ağzında purosu, etrafa halka dumanlar yaymakla meşgul. Masanın üstünde ne bir dosya, ne bir kâğıt hiç bir şey yok.

Bir müddet kendisi ile oradan buradan konuşan heyet üyeleri bu müddet zarfında müdürün hiç bir isle meşgul olmadığını ve yalnız bir kaç basit telefon konuşması yaptığını görmüşler.

Heyet aldığı intibadan memnun İdare Meclisine fabrika müdürü denilen zatın yanında bulundukları üç küsur saat zarfında hemen hemen hiçbir şeyle meşgul olmadığını ve bu bakımdan böyle basit bir iş için verilen yıllık 100.000 dolardan en aşağı üçte iki nispetinde bir tasarruf sağlanabileceğini söylemiş.

Tabii fabrika müdürü bu indirmeye razı olmamış, işten ayrılmış.

Yeni maaşla çalışmayı kabul eden birçok istekli arasında bir zat yeni fabrika müdürü tayin edilmiş. Üç aydan sonra idare meclisine gelen imalat istatistiklerinde az, fakat dikkati çekecek kadar bir düşme başlamış, fabrika müdürü yenidir, tabii bu kadar acemilik olur demişler.

Altıncı ayın sonunda üretim ve kar istatistik eğrisi bir hayli düşmüş. Hatalı üretim miktarı ise epeyce artmış.

Eski heyet azaları yeni fabrika müdürünü odasında ziyaret etmişler. Adamcağız kan ter içinde, bir elinde telefon, öteki eli evrak imzalamakla meşgul, başıyla gelenlere oturmalarını işaret etmiş. Gelen giden o kadar çok ki, adamla doğru dürüst konuşmaya bile imkân olmamış. Fakat heyetin kanaati şu olmuş; böyle canla başla çalışan bir adam başta olduğu müddetçe işlerin düzelmemesi için hiçbir sebep yoktur, biraz daha bekleyelim diye rapor vermişler.

Sene sonu gelmiş, her zaman kâr eden fabrikanın bilançosu zararla kapanınca idare meclisi azaları birbirine girmişler ve isi yeniden incelemeğe başka bir heyeti memur etmişler. Yeni heyet, müdürün odasına değil, fabrikaya gitmiş ve iş başında bekleyen insanlar görmüş, sebebini sormuş aldıkları cevap şu olmuş: “Hususi bir döküme başlayacağız, fabrika müdürü ben gelmeden başlamayın dedi, biz de bekliyoruz, her halde elektrik atölyesinden bir türlü ayrılmaya vakti olmadı.”

O sırada gözleri, yaşlı bir ustabaşına ilişmiş, adamı şöyle bir kenara çekmişler ve fabrikanın eskiye nazaran daha fena çalışmasının sebeplerini sormuşlar. Yaslı ustabaşı içini boşaltmak ihtiyacını uzun zamandır hissetmiş olacak ki:

-Baylar demiş, eski müdürümüz teferruatla uğraşmaz, ileriye ait planlar yapar, işi bize bırakır, biz de normal zamanlarda onu rahat bırakırdık.

Ani, içinden çıkamayacağımız olağanüstü bir problemle karşılaştığımız zaman ancak ona başvururduk ve o zaman da bilirdik ki, o bizim bu sorunumuzu çözecek.

O hakiki fabrika müdürü idi. Güler yüzlü idi, purosunu içer, bizle şakalaşır, fakat hepimiz için düşünürdü. Şimdiki müdür de çok dürüst, iyi niyet sahibi, hatta çok daha çalışkan bir adam. Fakat o hiçbirimize inanmıyor, her işin kendisi tarafından görülmesini istiyor.

Yani o, bizim yerimize ustabaşılık yapıyor, tabii biz de amele çavuşu mertebesine düşüyoruz, haydi neyse buna da aldırmayalım, ama fabrika müdürlüğü boş kalıyor. Elinde purosu, ileriyi görmeğe çalışan, tedbir alan, düşünen adamın yerinde kimse yok.

Eski fabrika müdürünü tekrar oraya getirmek isteyen idare meclisi, bir senelik acı tecrübesinden sonra 100.000 yerine 150.000 dolarla onu ancak gelmeye razı etmiş.

* Bu olay; Nüvit Osmay’ın “İnsan Mühendisliği” kitabından alınmıştır.

Yöneticilik güç bir sanattır. Öyle bir sanat ki, eseri gözle görülmez ve ölçülmesi de ancak mukayeselerle ve senelerin tecrübeleriyle biraz mümkün olabilir. Onları, yalnızca zaman ve o müessesenin çalışanları değerlendirebilir. Onun için günlük takdir bekleyenlerden bu sanatın sanatçısı çıkmaz.

İyi bir Genel Müdür;

  • Düşünür, planlar, hedef koyar ve çalışanlarını bu hedeflere yönlendirir.
  • İş süreçlerini yaratır, yönetir ve gerektiğinde değiştirir.
  • Hedeflerin gerçekleşmesini sağlar.
  • Resmin tümünü görebilir.
  • Gerektiğinde danışmanlardan akıl alır.
  • İyi bir iletişimcidir.
  • Problem çözücüdür.
  • İyi bir eğitimcidir.
  • İşe göre insan, insana göre iş seçer.
  • Sonuç odaklıdır.
  • Astlarına değer verir, onlara güvenir, yetki aktarır.
  • Astlarınca güvenilir. İyi bir danışmandır.
  • Gereksiz ayrıntıya girmez.
  • İşini ve iş yerini sever.
  • Astlarının işini sevmesini sağlar.
  • Çalışanlarına bir takım oldukları ruhunu verir.

Sevgi ve Saygılarımla

Doruk Aktoprak

www.DorukAktoprak.com

#Turizm #Otel #İnsanMühendisliği #GenelMüdür #NeİşYapar

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Turizme Kalifiye Eleman Lazım ama Kalifiye Yönetici de Lazım

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Turizm sektörünün en önemli sorunlarından birisi de kalifiye elaman eksikliği.

Özellikle güney ve ege bölgesindeki otellerin çoğu 6-7 ay açık kalabiliyor. Bu da gençlerin her kış 5-6 ay işsiz kalmasına sebep oluyor. Bu ve benzeri sebeplerle de gençler turizmi bir meslek dalı olarak görmüyor, geçici bir iş kolu olarak görüyorlar.

Yorucu çalışma koşulları, uzun çalışma saatleri, düşük ücret, insanca muamele görmemek, kariyer yolunu görememek, adaletsizlik sebebiyle birkaç sene çalıştıktan sonra sektör değiştiriyorlar.

Şehir otelleri 12 ay faal olduğundan durum biraz daha iyi. Ancak kıyı otellerindeki personel eksikliği şehir otellerindeki personel sirkülasyonunu da olumsuz etkiliyor.

Turizm sektöründe 1 yıl bir işletmede çalışabilmek başarı sayılıyor. Özellikle bazı işletmelerde patronlar ellerinde kılıçla dolaşıyor ve sürekli kelleler uçuruluyor. Doğal olarak bu tür işletmelerin adı çıkıyor ve personel bulamıyorlar.

Genel olarak eğitimdeki planlama eksikliği, maalesef turizm okulları ve öğrenci sayılarında da kendini göstermektedir. Üniversiteler, STK’ları, turizm sektör temsilcileri ve turizm bakanlığı yetkilileri birlikte orta ve uzun vadeli planlar yapmalı. Hangi bölgeye kaç yataklı otel açılacak, bu otellere hangi yollar ve havalimanı hizmet verecek, bu bölgede kaç adet turizm fakültesi ve meslek lisesi açılacak, bölgedeki halk turizm açısından nasıl bilinçlendirilecek, esnaf nasıl denetlenecek ve daha bir sürü konu planlanmalı…

Yeni turizm liseleri ve meslek yüksek okullarının açılması teşvik edilmeli ve gençlerimiz iş garantisiyle bu okullara yönlendirilmelidir. 2014-2015 eğitim öğretim yılı itibariyle Türkiye’de 36.259 öğrencinin eğitim gördüğü 135 Anadolu Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi (AOTML) ve çeşitli üniversiteler ve meslek yüksek okulları bünyesinde eğitim gören toplam 69.795 öğrenci bulundurmaktadır. 2014-2015 eğitim öğretim yılı itibariyle Türkiye’deki üniversiteler bünyelerinde 26 adet Turizm Fakültesi bulundurmaktadır.

Bu okulların sayısı arttırılmalı, eğitim müfredatı gözden geçirilmeli, yeni bilgiler, beceriler ve teknolojiler müfredata eklenmelidir.

Turizm bakanlığı alternatif turizmi teşvik etmeli, inanç turizmi, yayla, golf, kültür, av, termal, sağlıklı yaşam, kongre turizmi, futbol, mağara, kuş gözetleme, bitki inceleme, kayak, trekking, yatçılık, rafting, yamaç paraşütü, triatlon, paraşüt, dalış ve benzeri alternatif turizm organizasyonlarını desteklemelidir. Devlet alternatif turizm acentelerine getirdikleri turist başına “cazip” teşvikler vermelidir.

Peki profesyonel turizm yöneticileri olarak biz neler yapmalıyız? Neyi eksik yapıyoruz? Özdeğerlendirme yapıyor muyuz?

Öncelikle gençleri yetiştirmek, mesleği sevdirmek ve sektörde tutunmalarını sağlamak için onlara insanca çalışma şartları sunmalı, eğitim, adil ücret ve kariyer koçluğu vermeliyiz.

Çalıştığımız oteller kıyı oteliyse sezonu uzatmak için çalışmalar yapmalıyız. Alternatif turizm türleri geliştirmeli ve pazarlamasını yapmalıyız. Böylece daha uzun süreli çalışma koşulları sunabildiğimiz personeli kaybetmeyiz.

Yurtiçi ve yurtdışı fuarlarda bölgemizi pazarlarken, pastayı büyütmek için, yerel yönetim ve kamu desteğinin yanında rakip otellerle de işbirliği yapmalıyız.

Bölgemizdeki rakip otellerle rekabeti fiyatla değil hizmetle yapmalıyız. Aksi halde fiyatlar düştükçe daha az elemanla insanüstü efor harcamak zorunda kalırız ve çalışanlara insani çalışma koşulları sunamayız.

Turizm fakülteleri ve okullarıyla işbirliği yaparak okullardaki derslere konuşmacı olarak konuk olalım. Öğrencilerle yakın ilişkiler kuralım onlara yeri geldiğinde abilik ablalık yapalım yeri geldiğinde öğretmenlik.

Zorunlu olarak staj yapan gençleri bedava iş gücü olarak görmeyelim ve onları gerçekten eğitelim. Öğrenciler mesleğiyle ilgili daha çok şey öğrendiği işletmede çalışmayı tercih edeceklerdir. İşini severek yapan bir stajyerin neleri başarabileceğini kendi gözlerinizle görün.

Elemanları eğitmekle uğraşmayalım nasılsa kaçıyorlar kafasını değiştirelim.

İşe alırken 2-3 aşamalı görüşme yapıp, sınav, kişilik testleri, referans kontrolleri yaptığımız çalışanları, ilk hatalarında, bir kelamla, muhasebe departmanı üzerinden kovmayalım. İşten çıkardıklarımıza da, kendisi ayrılanlarla da işten çıkış mülakatı yapalım.

Profesyonel otel yöneticileri olarak patronlarımıza, duymaktan hoşlandıkları yalanları değil, doğruları söyleyelim. Odağı insana hizmet olan turizm endüstrisinde çalışanlarımızın da insan olduğunu gözden kaçırmayalım. Mutlu çalışan, mutlu misafirler yaratır.

Ve şu anda aklıma gelmeyen daha bir sürü şey… Özetle turizme kalifiye eleman lazım ama kalifiye yönetici de lazım.

Sevgi ve Saygılarımla
Doruk Aktoprak
www.DorukAktoprak.com

#Turizm #Otel #İnsan #MutluÇalışan #MutluMisafir #Kalifiye #Eleman #Yönetici #Aranıyor #Plan #Eğitim

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Kazanmak Bir Alışkanlıktır

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Kazanmak, “bazen” yapılan şeylerle ilgili değildir. Kazanmak “sürekli” yapılan şeylerle ilgilidir. Doğru şeyleri sadece bazen yaparak kazanamazsınız, sürekli doğru şeyleri yapmanız gerekir. Kazanmak bir alışkanlıktır.

“Winning is not a sometime thing… It’s an all the time thing. You don’t win once in a while… You don’t do the right thing once in a while… You do them right all the time. Winning is a habit.” Vince Lombardi #VinceLombardi #Winning #CristianoRonaldo

@Cristiano Ronaldo dos Santos Aveiro

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Turizm’de Pazarlama ve 100 Dolar Fıkrası

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

ÇPazarlamada-kriz-firsat-DorukAktoprak.comincede kriz = tehlike ve fırsat kelimelerinden oluşur.

Birçok olumsuz faktör biraraya geldi ve turizm sezonu geldi de çattı bile. Bazılarımız 2016’nın zor bir sezon olacağının farkında ve durumu toparlamak için pazarlamanın tüm tekniklerini kullanıyor, bazılarımız henüz durumun tam olarak farkında değil, bazılarımızsa farkında ama ne yapması gerektiğini bilmiyor, sormaya da cesaret edemiyor. Bazılarımız “On the job training”lerde öğrendiklerinin bu krizi atlatmaya yeteceğini zannediyor. Allah mesut etsin bilmemek mutluluktur. 🙂

Yıllar önce duyduğum bir fıkrayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Mevsim yaz, aylardan temmuz. Fransız Riviera’sında küçük bir sahil kasabası. Yaz sezonu, ama yağmur yağıyor ve heryer bomboş. Kasabada herkesin birbirine borcu var ve krediyle yaşıyorlar. Şans eseri otele zengin bir Rus turist geliyor ve resepsiyona 100 dolar bırakıyor. Ama odayı beğenmezsem paramı alıp giderim diyor ve odaya bakmaya çıkıyor. Otel sahibi parayı alır almaz kasaba olan borcunu ödüyor. Kasap, 100 doları hemen alarak toptancıya borcunu vermeye gidiyor. Toptancı da büyük bir sevinçle parayı alıp, nakliyeciye borcunu ödüyor. Nakliyeci de dönüp dolaşıp otele olan borcunu ödüyor. Ve o anda Rus müşteri odadan geri dönüyor, odayı beğenmediğini söyleyip 100 dolarını geri istiyor. Parasını geri alan Rus müşteri, kasabayı terk ediyor.

Rus müşterinin bu ziyaretinden somut olarak hiç para kazanan olmuyor. Ancak tüm kasaba borçlarından kurtuluyor. Ek olarak da ekonomi büyüyor. 100 dolar 500 dolarlık işlem hacmi yaratıyor. 100 dolar kimsenin cebinde fazla süre kalmıyor ama aslında esas olan otelciye oluyor ve odası boş kalıyor.

Bu fıkra vesilesiyle düşünmemiz ve sormamız gereken bazı sorular var. Misafir odayı neden beğenmedi? Sorduk mu? Kaybettiğimiz misafirleri neden kaybediyoruz araştırıyor muyuz? Oteldeki odalardan hiçbirini mi beğenmedi? Odayı kim gezdirdi bellboy mu? Öylece çekip gitmeden önce misafire alternatif odalarımızı sunduk mu? Otelimizin diğer avantajlarından (konum, ulaşım, varsa spa, F&B kalitemiz vb) ve sunulan ek hizmetlerden (internet, concierge ve misafir ilişkileri) bahsettik mi? Pazarlamada, üründe yada personelde neyin eksik olduğunu araştırıyor muyuz? Tüm bu soruların ve misafir memnuniyetinin de pazarlamanın konusu olduğunu biliyor muyuz?

Otel ismi vermeye gerek yok, bilenler bilir; Sirkeci ve Sultanahmet’te 20 m2 odayı bu kötü dönemde bile 150 EUR’ya nasıl pazarlayabiliyor turizm duayenlerimiz? Diğer otellere göre alternatif maliyeti bu kadar yüksek fiyatları ödeyen misafirleri nasıl bu kadar mutlu edebiliyorlar? Nasıl bu kadar olumlu yorum alıyor ve Tripadvisor’da liste başı oluyorlar? Bu otellerin sahipleri, yöneticileri ve personeli neyi farklı yapıyor? Bu kriz döneminde bile odalarını nasıl dolduruyorlar? 5 yıldızlı oteller bu kriz döneminde 25 – 50 EUR’ya oda satmaya çalışıp da satamazlarken bu küçük oteller neyi bizden daha iyi yapıyorlar?

Pazarlama titrinin “Satış” titriyle beraber promosyon olarak gelen bir kenar süsü olmadığının farkında olanlarımızı tenzih ederim. Pazarlamanın kısa ve uzun vadeli planları yapan, oyunu kuran ve yöneten, stratejiyi ve taktikleri geliştiren, krizleri yöneten bir “Yönetim Bilimi” olduğunun farkında olanlarımız bu sene otellerini dolduracaklar, en az zararla otellerini kurtaracaklar. Nasıl mı? Ekonomi ve bombaların etkisiyle iyice azalan talebin önemli bir kısmını “Etkin Pazarlama Yönetimiyle” kendi otellerine çekmeyi başaracaklar ve krizi en az hasarla atlatacaklar. Diğerlerimizse maalesef çok zor bir sezon yaşayacaklar.

Bombaların patladığı bu kriz döneminde bile otelini doldurabilen turizm duayenlerimiz neyi bizden daha iyi yapıyorlar? “Pazarlama, Pazarlama, Pazarlama” ; krizden tek çıkış yolumuz. Yönetim Bilimi olanından bahsediyorum satış titrinin kenar süsü olandan değil. Umarım bu kriz iyi şeylere vesile olur zira kriz demek fırsat demektir. 

Tüm turizmcilere başarılı bir sezon dilerim. Sevgiler, saygılar

www.DorukAktoprak.com

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Ekibinizi Motive Etmenin Yöntemleri

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Çalışanların motivasyonunu en çok etkiliyen faktör direk olarak bağlı çalıştıkları yöneticilerinin onlara gösterdiği tavır ve davranışlardır. Yöneticilerin ekibini nasıl motive veya demotive edebileceğini tartışmaya açmak istiyorum.

Amacım ekibini motive etmek isteyenlere yol göstermek, demotive edenlerin kendilerini sorgulamasını sağlamak. Aslında işin özü, altın kuralı uygulamak, empati yapmaktan geçiyor bence. Üstleriniz neyi nasıl yapınca motive oluyorsunuz yada demotive oluyorsunuz?

  1. Altın kural, size davranılmasını istediğiniz gibi davranın. Binlerce yıldır her türlü insani ilişkide başarıyla işleyen bu kural en temel göstergeniz olsun. Size yapılmasını istemediğiniz birşeyi siz de uygulamayın.
  2. Ekibinizin kariyer rotasını onlarla birlikte belirleyin. Ve onlara kariyerlerini önemsediğinizi gösterin. Bireysel gelişim göstermeleri için onlara mentörlük, koçluk yapın. Eksik yönlerini ve kendilerini geliştirmek için almaları gereken eğitimleri belirleyin. Değişime ve gelişime onları teşvik edin. Birşeyler öğrenemediği, kendini geliştiremediği için iş değiştiren pek çok kişi tanıdım, bir kısmı da benim ekibimdeydi. Maalesef kariyer planlarını yönetmeyi beceremediğim için elimde tutamadığım çok personelim oldu.
  3. İş ve özel yaşam dengesini kurmalarına yardımcı olun. Özel işlerini halledebilmeleri için gerektiğinde çalışma saatlerinde esneklik sağlayın. Aileyle ilgili işler, doktor randevuları gibi konularda göstereceğiniz anlayış ve esneklik ekibinizi tahmin edeceğinizden çok motive edecektir. Sabahları geç kalmalarını, alışkanlık haline getirmedikçe, fazla büyütmeyin. Ekibinizin birbiriyle kaynaşmasını sağlayın. İş yerinde sosyal vakitler ve ortamlar yaratın. Her gün işe gelirken “of aman yine mi işe gidiyorum” duygusunu yok etmeye çalışın. İşlerini sadece para için yaparlarsa demotive olacaklardır. Bir gün bir yıldız gibi kayar giderler.
  4. Empati yaparak anlamaya çalışın ve ekibinizi dikkatlice dinleyin. Onlara değer verdiğinizi gösterin. Kendilerine, fikirlerine değer verilmediğini düşünmeleri aşırı demotive edicidir. İşi geliştirmekle ilgili veya işteki problemleri çözmekle ilgili fikirlerini dinleyin. Kaygılar, hayal kırıklıkları, çatışmalar, üzüntüler, ailevi sorunlarını dinleyin. Abartmadan elbette. Sürekli olarak numaradan hasta olanları ve sizi kandırmaya çalışanları mutlaka ikaz edin. En az sorun yaşayan, en az mazeret bildiren, işe sürekli vaktinde gelen personelinizi de ayrıca ödüllendirin.
  5. Motivation2Yönetici pozisyonunuzu kullanarak dedim oldu, yaptım oldu, ben öyle istiyorum düşünce şekline sahip olmak, ekibinize ve tercihlerine saygı duymamak onları demotive eder. Ekibinizle yapacağınız toplantılarınıza geç kalmak, yönetici olduğunuz için bunu kendinizde bir hak olarak görmek, ekibinizle aranıza duvar örecektir. Toplantılarınızı sürekli ötelemek önemsiz hissetmelerine ve iyice demotive olmalarına sebep olacaktır. Ekibinizin zamanlarına saygı gösterin, onları bekletmeyin. Maillerine, mesajlarına mutlaka geri dönün. Detaylı cevap veremiyorsanız bile döneceğiniz zamanı bildirin. Sorularını, isteklerini sonra sonra diyerek ötelemeyin. Telefonlarınıza çıkın ve rahatsız ettikleri hissini yaratmayın. Önerilerini görmezden gelmeyin. Emredilenleri emredildiği gibi yapmalarını, fikir üretmemelerini asla söylemeyin. Askeri bir disiplin ve hiyerarşi oluşturmaya çalışmayın. Bunlar küçük önemsiz şeyler gibi gözükebilir ama ekibinizin hislerinde büyük etkisi vardır. Yöneticilerinden ve patronlarından nefret eden çalışanlar çok hızlı bir şekilde iş değiştiriyor. Kendinizi sevdirmek için onlara sevgi ve ilgi gösterin. Vermeden alamazsınız.
  6. Ekibinizden birinin başardığı bir işi mutlaka ilan edin. Bazen maddi bir ödülden bile önemlidir, işe yaradıklarını hissetmelerini sağlamak. Katkıları çok küçük bile olsa ekibinizin emeğini küçümsemeyin. Ben olmasaydım siz ne işe yarardınız havası yaratmayın. Unutmayın ki “Şeyh uçmaz, müritleri uçurur.”
  7. Öfkeden kendinizi kaybetmeyin, işyerinde terör estirmeyin. Gelene gidene bağırıp, çağırmayın. Öfkenizi kontrol edemiyorsanız, ekibinizi hata yapmaktan korkar, inisiyatif alamaz bir hale getirirsiniz. Eleştirel bir yaklaşımınız olmalı ama eleştirileriniz teşvik edici olmalı, kırıcı değil.
  8. Ekibinizi ve başarılarını mutlaka övün. Kovma tehtidiyle iş gördürme devri çoktan kapandı. Çalışanlar artık ruhlarının okşanmasıyla verimli olabiliyor. İyi bir iş yaptıklarını ve değerli olduklarını duymak isterler. Basit ama etkili teşvik edici cümlelerle inanılmaz bir motivasyon ve bağlılılık sağlarsınız. Başarısız olduğunu ve performans gösteremediğini düşünmeleri çalışanlarınızın demotive olmasına ve iş değiştirmelerine sebep olacaktır.
  9. Ve son olarak da patronların pek sevmediği başarının maddi olan kısmını paylaşmaya geldik. Hedefleri dağıtırken gösterdiğiniz bonkörlüğü ödülü paylaşırken de gösterin. Şirketinizin performans göstergeleriyle (KPI) ekibinizin ekonomik beklentilerini birbirine bağlayan, ulaşılması imkansız olmayan hedeflerle bir prim sistemi oluşturun. Ödemekten sakınmayacağınız miktarda primler üreten ama aynı zamanda da teşvik edici olacak hedefler belirlemelisiniz. Dönemler çok uzun olmasın ve söz verdiğiniz gibi de primlerinizi ödeyin. Bu sisteme sadece satış ekibi ve üst yönetimi değil her seviyedeki tüm çalışanlarınızı dahil edin.

Son madde haricindekilerin şirketinize bir maliyeti yoktur. Aslında son maddeyi de iyi planlayabilirseniz onun da şirketinize maddi-manevi katkısı maliyetinden katbe kat fazla olacaktır. Ekibinizi motive etmenin aklıma gelmeyen ve sizlerin zaten uyguladığı türlü yolları olabilir. Olabildiğince kısa ve basit tutmaya çalışarak ilk aklıma gelenleri yazdım.

Görüşlerinizi ve benim aklıma gelmeyen eklemek istediklerinizi yorum olarak ekleyebilirseniz memnun olurum.

Sevgiler, saygılar
Doruk Aktoprak

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Mobbing, Ters Mobbing, Sosyal Kabadayılık

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Mobbing ve Ters Mobbing: her ikisi de işletmelerde takım uyumunu bozan, huzurlu ve verimli çalışmayı engelleyen, yeteri kadar önem verilmeyen ve farkındalık gerektiren, düzeltici ve önleyici çalışmalar yapmamızı gerektiren eylemlerdir. Yöneticilerin ve patronların hep güçlü olduğu varsayıldığından bugüne kadar mobbing daha fazla konuşulmuş ve ön planda olmuştur. Bense fazla konuşulmadığı için diğeri kadar önemli hale gelen ve oldukça sık rastlanılan Ters Mobbinge değinmek istiyorum.

Mobbing, bir veya birden çok kişinin, başka bir kişiye yada gruba “Sosyal Kabadayılık” yapmasıdır. Yıldırma veya iş yerinde psikolojik terör yaratmak için yapılır. Daha güçlü olan kişi yada grubun hedef olarak seçilen kişi yada grubun işini zorlaştırmak ve iş yaşamından dışlamak için uyguladığı sistematik psikolojik baskıdır.

Ters Mobbing (Reverse Mobbing) ise bir astın veya bir grup çalışanın yöneticilerine veya patronlarına, kasıtlı olarak, açıkça ya da gizliden gizliye haksız bir takım eylemler içinde olmaları “Sosyal Kabadayılık” yapmalarıdır. Bu eylemler, psikolojik tacizde bulunma, topluca işten ayrılmakla tehdit etme, işten ayrılmaksızın yöneticilerinin hiyerarşik pozisyonunu bozmaya çalışma gibi yıldırma eylemleridir. Ters mobbinge, kişisel anlaşmazlık, kimyasal uyumsuzluk, ayak kaydırma ve yükselme isteği, sonradan gelene karşı kendi çöplüğünü işaretleme, lobicilik veya yapılan mobbinge cevaben başvurulduğu gözlenebilir.

Ters mobbingin uygulanmasında en yaygın olarak astların üstlerine gerçekleştirdiği eylemler şunlardır; işleri yavaşlatma, sabote etme, talimatlara uymama, kasti olarak yanlış işlem yapma, işlerini ve görevlerini unutma, yanlış bilgi verme, bildiği halde bilgi vermeme, sorulduğu halde bilgiyi saklama, gördüğü ve duyduğu halde görmemiş ve duymamış gibi yapma, yöneticisi hakkında dedikodu yapma ve asılsız dedikodu çıkartma, yöneticisinin sözünü kesme, yöneticinin verdiği işleri kabul etmeme, farklı bahaneler üretme, işlerinin yoğunluğundan yakınarak işi üstüne almama, jest ve bakışlarla ilişkiyi kesme, bulunduğu ortamda yöneticiyi yok sayma ve sanki yokmuş gibi davranma ve yöneticinin yaptığı işi sürekli eleştirme ve benzeri eylemler.

Mobbing ve Ters Mobbing uygulayanlarda şu özellikler tespit edilmiş: aşırı denetleyici, korkak, nevrotik, bulunduğu alanı sonradan gelenlere karşı kendi çöplüğü olarak gören, güç ve iktidar açlığı olan, kıskanç, şişirilmiş benmerkezcilik duygusuna sahip, kendine aşık narsist bir kişiliğe sahip, antipatik özellikler taşıyan, düşmanlıktan hoşlanan, can sıkıntısı içinde zevk arayışında olan, önyüzde gözükenin aksine bastırılmış ikincil bir kötü kişiliğe sahip, kötü niyetli ve hileli eylemlere başvurmaktan çekinmeyen, çocuklukta travma yaşamış, ailesi tarafından bencil ve şımarık yetiştirilmiş ve benzeri özellikler.

Mobbing ve Ters Mobbing işyerinde dikkatleri dağıttığından için iş verimliliğini çok kötü etkiler, çalışanların iş tatminini azaltır. Mobbing ve Ters Mobbing yapmayın, yapanları aranızda tutmayın!

Özellikle yöneticiler olarak görevin büyüğü bizlere düşüyor. İşyerlerimizde verimli bir çalışma ortamı yaratabilmek için her iki kötü davranışın da farkında olmamız ve mümkünse bu tür eylemlere daha başlangıç safhasında engel olmamız gerekmektedir. Bu tür eylemlerde bulunan çalışanları ve yöneticileri de tespit etmek, düzeltici ve önleyici işlem yapılmasını sağlamak gerekmektedir.

Herkese huzurlu bir çalışma ortamı ve verimli çalışmalar dilerim.

Sevgi ve saygılarımla,
Doruk Aktoprak

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

İyi bir yöneticinin özellikleri nelerdir? Nasıl iyi bir yönetici olunur?

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

İyi bir yönetici, işletme hedeflerine ulaşmak için plan yapan, bu plana uygun taktikler geliştiren, plana göre ekibini seçen ve örgütleyen, ekibin birbiriyle uyum içinde çalışmasını sağlayan, eldeki tüm kaynakları doğru hedeflere yönlendiren, doğru işin yapılmasını sağlayan, kendini ve ekibini sürekli geliştiren, ekibine mentörlük ve koçluk yapan yetki ve sorumlulukları tanımlı profesyoneldir.

iyi-yonetici-nasil-olur-2İyi bir yönetici gerektiğinde çalışanları gerektiğinde üst yönetimi yada patronları temsil edebilmelidir. Ast ve üstlerini empati yapmaya teşvik edebilmelidir.

İyi bir yönetici, hedefleri önceden planlayabilen, eleştirel düşünce yapısına sahip, çalışanlarını dinleyen, zamanını doğru şekilde yönetebilen, ekibinin motivasyonunu kırmadan yeterli geri bildirim verebilen, çalışanlarını motive edebilen, iyi bir mentördür.

İyi bir yöneticide, planlama, örgütleme, yönlendirme, eşgüdüm, liderlik, denetim, yenilikçilik, gelişime açıklık, mentörlük ve koçluk becerileri olması gerekir.

Tüm yöneticilerin iyi yada kötü yaptığı işlerin toplamına yöneticilik denir.

“Bütün bunları sen yapabiliyor musun da buraya yazdın?” diyebilirsiniz. Haklısınız… Elbetteki ben de mükemmel bir yönetici değilim. Ama neyin nasıl olması gerektiğini az çok biliyorum. Yorumlarınıza ve görüşlerinize de açığım. Yeteneklerimin ve eksikliklerimin farkındayım.

Deneme yazım bu kadar beğeni aldığına ve paylaşıldığına göre demek ki önemli bir konuya değinmişim. Ne mutlu 🙂

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Şükret, Mutlu Ol

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

GİZEM SEVİNÇ SELVİ / HABERTÜRK PAZAR 

Batı dünyası “şükretmeyi” yeniden keşfediyor. Bu trend dahilinde piyasaya sayısız kitap, film ve uygulama çıkıyor. Ama bu kadar tantanaya gerek yok; zira hayatta mutlu olmanın sırrı sadece elinin altındakileri görebilmek…Baştan belirteyim, bu kesinlikle “Gerçekten yeni bir çoraba ihtiyacınız var mı?” diyerek edebiyat parçalayan bir yazı olmayacak. Evet, çoraba ihtiyacınız olmayabilir ama yenisini almanın ne kadar eğlenceli olduğu da tartışılmaz. Gelin görün ki her şeye rağmen bir şeyler ters gidiyor. Kabul edelim, mutsuzuz. Üstelik işten çıkıp koştura koştura gittiğimiz yoga seanslarına ve kaç çift olduğunu unuttuğumuz ayakkabılarımıza rağmen mutsuzuz. Eminim nedenini siz de sorguluyorsunuzdur ve raflarınız alıp alıp okumadığınız, okusanız da pek bir şey anlamadığınız kişisel gelişim kitaplarıyla dolup taşıyordur. Peki gerçekten derdimiz ne? Para mı? Sevgili mi? Eş mi? İş mi? Ya bunlar varken bile mutsuzsak?

ŞENLİĞİ KAYBETTİK

İngiliz yazar Anna Hart’a göre yanıt çok basit: “Şükürsüzlükten!” Hart’a hak vermemek zor. En son hayatınızda olan neyi kutladınız mesela? Hatırlıyor musunuz? Bakın Osho “Meditasyon, Kutlama Sanatı” kitabında neler demiş: “Şenlik, boyutu anlaşılması gereken en önemli şeydir ama biz onu tamamen kaybettik. Şenlik derken, anbean size gelen her şeyin keyfini çıkarma kapasitesinden söz ediyorum… Eğlenirken bile eğlenmiyors, bunun keyfini çıkarmıyorsunuz. Zaten kazanmak için oynayınca oyun bir işe dönüşüyor; o zaman sadece sonuç önemli oluyor.”

ŞÜKREDENLERİN MODU YÜKSEK!

Aslında bu “zihin” edebiyatına da karşıyım ama sanırım Osho haklı. Bu noktada American Psychological Association’ın (APA) geçtiğimiz nisanda yaptığı araştırma dikkate değer. Bulgular kısaca şöyle: Sahip olduklarına şükredenlerin “modu” her daim çok daha yüksek, uykuları çok daha düzenli ve kendilerini yorgun hissetme oranları gözle görülür biçimde daha düşük. Aslında bu meselenin ayak seslerini uzun zamandır duyuyoruz. Julia Roberts’ın yediği, dua ettiği, üstüne Javier Bardem’ine kavuştuğu günleri unutmuş olamazsınız (“Ye, Dua Et, Sev”i mutlaka izleyin). Bunun üzerine “anı yaşa” mottolu kitapların, filmlerin pazarı nasıl parsellediğini de! Sadece Apple Store’da 163 ayrı şükretme uygulaması var. Amazon’da “gratitude” (şükran) diye arama yaptığınızda karşınıza 20 bin 451 doküman yığılıyor. Janice Kaplan’ın şükrederek yaşama kabilinden kaleme aldığı “The Gratitude Diaries”, İngiltere’de yılın en popüler kitaplarından biri oldu. Tüm bu mutluluk projeleri rafların en önünde yok sattı.

ÖNCE YAŞAYIN 

Ama cilt cilt kitap okumak, sizi daha mutlu bir insan yapmıyor. Zira bu kitapların şöyle bir handikabı var; okurken her şey muazzam ama kitap biter bitmez elimiz depresyon hırkası arıyor! Anne Hart ise “Ama ilginçtir, nelere şükrettiğinize dair aldığınız 1-2 satır notun hayatınızı değiştirmesi mümkün olabilir” diyor. Okuyun, öğrenin, deneyimleyin ama yanıtı kitaplarda ararken kendi hayatınızda ne olup bittiğini kaçırmayın; yani önce yaşayın! Bu arada celebrity güruhu da “şükür trendi”nden nasibini alıyor elbette. Son zamanlarda ünlülerin demeçlerinde en çok kullandıkları kelime “thankful” (müteşekkir) olabilir. Jennifer Lopez’in, Justin Bieber’ın ya da Katy Perry’nin twit’leri ve Instagram postları #blessed (mübarek) ve #grateful’dan (minnettar) geçilmiyor.

İYİ Kİ HAYATIMDA
Tabii dijital âlem de geri kalmıyor. Mesela, İngiliz Carla White tarafından hayata geçirilmiş bir tür “şükür günlüğü” olarak çalışan “Bliss” adlı uygulamayı yüklediğinizde karşınıza çeşitli boşluk doldurma soruları geliyor. Bunlardan ilki: “‘İyi ki hayatımda dediğiniz birini seçin.” Bu kişi ailenizden ya da çevrenizden herhangi biri olabilir. Ardından neden bunun için mutlu olduğunuza dair bir küçük paragraf yazmanız isteniyor. Sonra her gün, o gün için minnet duyduğunuz 5 maddeyi listeliyorsunuz.

Uygulamayı ben de yükledim, denedim. Ve hiç beklemediğim şekilde memnun kaldım! Şöyle anlatayım; belki de “Bliss” olmasa, annem bana borç verdiği için minnet duymak aklımın ucundan geçmeyecekti. Yani birkaç günlük deneyimimle söyleyebilirim ki işe yarıyor. Unutmanıza imkân da vermiyor, “Haydi, bugünün 5 maddesi” gibi uyarılarla kendini her gün hatırlatıyor. İsterseniz bu maddeleri Instagram’a post’layabiliyorsunuz ayrıca. Ama bana sorarsanız böylesi, yemek paylaşımlarından bile daha büyük görgüsüzlük. Yine de siz bilirsiniz, neticede herkesin şükürü, Instagram’ı kendine!

Her gün kendine hatırlat

Carla White’ın hikâyesi öyle vurucu ki, bize şükretmenin ne kadar değerli olduğunu tekrar hatırlatıyor. Bu aplikasyon nasıl ortaya çıktı dersiniz? White, “Bundan birkaç yıl önce babamı kaybettim, ardından iflas ettim ve büyük bir depresyon geçirdim” diye başlıyor anlatmaya. “Kişisel gelişim kitapları okumaya çalışsam da başaramadım, sonunu getiremiyordum. Sonra hergün birkaç dakikamı ayırarak bir şükran günlüğü tutabileceğimi düşündüm.” Devamında yalnızca 2 ay içinde nasıl da toparlanmaya başladığını, yavaş yavaş sağlığına kavuştuğunu ve yeni iş fırsatlarına göz atmaya başladığını sıralıyor. Bunun için yaptığı tek şey, elinin altında olanları her gün kendisine hatırlatmak olmuş.

Evren size her gün mucizeler hazırlar

“Masat Terapi” kitabının yazarı, Türkiye’de yaşayan Judith Malika Liberman’la “şükretmek” hakkında konuşma fırsatım oldu ve şöyle güzel bir hikâye anlattı. Paylaşmasam olmaz: “Geçtiğimiz hafta Tiyatro Medresesi’nde düzenlediğim atölyede katılımcılarla ‘Gizli Melek’ adlı bir oyun oynadık. Basit bir oyun aslında; küçük bir kura çekiyoruz ve ismini çektiğiniz katılımcıyı 1 hafta boyunca gözlemleyip onun gizli meleği oluyorsunuz. Bu bir yüreklendirme cümlesiyle de olabilir, gününü güzelleştirecek küçük bir detayla da… Atölyenin sonunda katılımcılardan Ebru yanıma gelip ne dedi biliyor musun? ‘Bu hafta meleğimden gelen her kahve ya da sarılma sonrası inanılmaz bir şükür duygusu kapladı içimi. Çünkü görüldüğümü ve desteklendiğimi hissettim. Bunun üzerine gerçek hayatta da hiçbir şeyin farklı olmadığını fark ettim.” Bu kadarı biraz fazla naif görünse de Ebru’nun Liberman’a anlattıkları şöyle: “Aslında her gün kafede birileri bana kahve servis ediyor. Makineler çamaşırlarımı yıkıyor ve dolmuş şoförleri beni gitmem gereken yere götürüyor. Ama bugün gizli meleğim getirene kadar birilerinin bana kahve hazırladığının bile farkında değildim…” Liberman, “Ebru’nun söyledikleri çok önemliydi. Bu, bir haftalık değil, hayatımız boyunca oynanacak bir oyun aslında” diyor ve ekliyor: “Evren şapkadan sizin adınızı seçti, şanslısınız. Ve unutmayın ki evren bu oyunu çok sever. Sizin için her gün mucizeler hazırlar. Size düşen tek şey, fark etmek ve şükretmek.”

www.haberturk.com

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Asosyalleştiren Sosyal Medya ve Internet Bağımlılığı

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube

Asosyalleştiren Sosyal Medya ve Internet Bağımlılığı

Dünya üzerinde 1,35 milyar kişi Facebook kullanırken; Türkiye 36 milyon kişilik kullanıcı oranıyla dünyada ilk 5 arasında yer alıyor.

Buluşup görüşemediğimiz arkadaşlarımızla irtibatı kopartmamak ya da yeni arkadaşlar edinmek ve daha birçok faydası var elbette sosyal medyanın. Pazarlama ya da yeni iş bağlantıları için de çok faydalı olduğu aşikar.

Ama gerçek sosyal hayat ile sanal mecralar arasındaki dengeyi kurabilmek çok önemli.

Dijitalin manyetizmasına kendini fazla kaptıranlarımız, özellikle de gençlerimiz, internette adeta sanal bir hayat yaşamaya başlıyor ve sosyalleşmek yerine asosyalleşiyor.

İnternet Bağımlılığı şu şekilde tanımlanıyor: “Aşırı özlem ve istek içinde, niyetlenilenden daha uzun sure internette kalmak, çevrimiçi geçirilen süre hakkında yalan söylemek, interneti duyguları yönetme aracı olarak kullanmak, interneti kullanmak için mesleki, akademik ve sosyal hayatını tehlikeye sokmak.”

İnternete bağımlılığının bazı sebepleri:

  • Şehirleşme ve yalnızlaşma
  • Çalışan anne-baba
  • Çocuğa ayrılan zamanın azalması
  • Tek çocuk sendromu
  • AVM kültürü,
  • Çocuk yetiştirme işinin bakıcılara, kurslara devri

Baba maç seyrediyor anne dizisini kaçırmıyor çocuklar da bilgisayarın internetin başına. Sürekli resim paylaşma ihtiyacı duyuyor, beğeni sayısını sürekli kontrol ediyor ve beğeni sayısı düştükçe morali bozuluyor.

Internet bağımlısı olan gençlerimiz kendilerine gerçek olmayan makyajlı kimlikler yaratıp internette yaşamaya başladı. Gerçek hayatında yaşayamadığı bu karakteri benimsiyor ve hatta araştırmalara göre asosyal insanların sosyal medyada daha çok zaman harcadığı tespit ediliyor. Asosyal birey bambaşka bir karaktere dönüşüyor, aslında olmadığı ama olmak istediği bireyi sosyal medyada yaşıyor. Dış dünyaya nadiren çıktığında bile internetten kopamıyorlar.

Bir cafede toplanan arkadaşların birbirleriyle hiç konuşmadan sürekli ellerindeki “akıllı” telefonlarıyla uğraşmaları ve muhabbetsiz bir ortamda saatlerce geriye kaykılıp yatar pozisyona yakın bir şekilde oturmaları sık rastlanabilir bir manzara haline geldi.

Yedikleri sıradan bir yemeğin bile resmini Instagram’a koyanlar, kendi evini Foursquare’de Sultan Konağı diye kaydederek check-in yapanlar, twitter’da kendi kendine konuşanlar, internetten arkadaş arayanlar, linkedin’de selfie paylaşanlar, aynı mekanda karşı masada oturan birine merhaba diyemediği için instamessage yada 4sq kullanarak mesaj atanlar…

İnsanların yalnızlaşmasına önemli işaretlerden bir diğeri de Selfie Stick. “Bakın ne güzel dansediyorum, Ne kadar çok eğleniyorum.” demek için dudaklar şekilden şekilde giriyor selfie’lerde.

Sosyalleşmek adına hayatının her anını büyük bir hevesle paylaşan gençlerimizin durumu aşağıdaki videoda çok güzel anlatılmış:

Sizin Hakkınızda Her Şeyi Bilen Gizemli Adamın Sırrı..!

 

Artık eski arkadaşlıklar, muhabbetler kalmadı. Gerek de kalmadı çünkü herkes birbiri hakkında herşeyi görüyor biliyor “like”lıyor zaten… Vefat haberlerinin de altına başın sağolsun yorumu yazıyor ve like’lıyoruz artık. Arkadaşımızı arayıp üzüntüsünü paylaşmaya gerek yok. Sosyal medya ne için var?

Aynı mekana beraber gidip beraber check-in yapan arkadaşların birbirlerinin 4sq check-in lerine yorum yazıp “Like” etmeleri normal algılanmaya başlandı.

Verilmeye çalışılan mesaj “Ne çok eğleniyoruz… Ne çok mutluyuz…” Yalan külliyen yalan! 

Her gördüğüne sahip olmak isteyen, başkalarının hayatlarını görerek sürekli mutsuz olan gençler. Tüketim, tüketim, tüketim… Yüzeysel ilişkiler, fast food kültürü, hızla tüketilen yaşamlar.

Gençlerimizin internet bağımlısı sanal bir hayat sürmemesi için, dostlukları, geleneklerimizi, kültürümüzü unutmamalarını sağlamak için çocuklarımızı, gençlerimizi bilinçlendirmekte en büyük görev ailelerine düşmekte.

Gençlerimiz gerçek dünyaya, yüz yüze iletişime ve sosyal aktivitelere yönlendirilmeli, internetin eğlenmek veya bilgilenmek için bir araç olduğu fikrine alıştırılmalıdır.

“Meseleleri mesele etmezseniz ortada mesele kalmaz…” diyen Süleyman Demirel’in yaklaşımıyla meseleleri çözümeyiz. “Binaenaleyh” meseleler çok daha zor çok daha büyük meseleler haline dönüşebilir mazallah…

En iyi arkadaşlarınızı en son ne zaman aradınız? Ne zaman buluştunuz? Hadi arayın ve arkadaşlarınızla buluşun. Bırakın akıllı telefonunuzu, kafanızı kaldırın etrafınıza bakın…

Selamlar, sevgiler 🙂

Sosyal Medyanın İnsanlar Üzerindeki Etkisi

 

Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail
Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube