Sanal İşsizlik? – Gerçek İşsizlik? – Doruk Aktoprak

Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube
Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail

Ekonomide en fazla konuşulan konulardan birisi işsizlik. Ülkemizde çalışabilecek nüfusun beşte biri işsizdir. Bu rakamlarla Avrupa’nın en büyük işsizlik oranına sahip ülkesi olmaktayız. Bu veriler Türkiye’nin işsizliği azaltıcı politikalara önem vermek zorunda olduğuna işaret etmektedir. İşsizlik bu kadar yüksek rakamlarda iken 6. değil 66. uyum paketi ile bile AB’ye giremeyiz. Kimse kendini kandırmasın.

Ülkemizde işsizlik oranı çok yüksek. Evet ama bunun bütün sebebi yeterli istihdam olmaması değil. İssizliğin önemli bir bölümü tercihlerden (iş beğenmemekten) veya tembellikten kaynaklanıyor. Yatırımlara ve Ar-Ge’ye önem vermemek, yanlış dış ticaret politikaları, yanlış ve yanlı ekonomik politikalar, populist maaş zamları ve memur alımları, yanlış eğitim politikaları, dengesiz ve plansız üniversite kapasiteleri, girişimciliğin ve üretimin özendirilmemesi ve daha bir çok nedeni işsizliği arttırıcı sebepler olarak hepimiz biliyoruz.

İşsizliği azaltıcı politikalar olarak yalnızca ekonominin büyümesini düşünmek de çok doğru değil. Liderlik vasıflarına sahip veya geliştirecek imkanlara sahip yaşadığımız toplumda pozitif değişimi gerçekleştirmeyi hedefleyen bir gençlik ve onların başarılarına ihtiyacımız var.

Yazar Vedat Akman bir makalesinde şöyle diyor: “Eğitim kelimesinin iki kökü var: Eğmek ve İtmek. Bu kelime ülkemizin eğitimden ne anladığını çok güzel ifade ediyor. Biz gençlerimizi önce kendi öngördüğümüz kurallara göre eğiyoruz, sonra onları belli düşünce kalıplarına itiyoruz. Bu yüzden de eğitim sistemimiz yeni düşünceler üreten, araştırmacı ve yaratıcı olan insanlar yetiştirmiyor. Halbuki simdi onlara çok ihtiyacımız var.”

Politikasızlıktan ve plansızlıktan kaynaklanan aşırı yığılmalar da işsizliğe sebep oluyor. Mesela 1983’le 1997 yılları arasında bankacılık sektöründeki aşırı yığılmalar hükümetlerin bu sektörü bilinçli veya bilinçsiz olarak haddinden fazla desteklemesinden kaynaklanmaktaydı. Bu dönemde bir çok özel bankalardaki çalışanlar devlet memuru gibi maaşlarını devletten aldılar. Nasıl mı? Özel bankaların en önemli gelir kalemi devlete verdikleri kredilerdi. Bir zamanlar… Sonra? Deniz kurudu ve krizler başladı.. Sonrasında fona geçen bankalar ve küçülen bankaları gördük. Öyle ki İK sektöründe downsizing ve outplacement danışmanlığı gibi yeni iş kolları oluştu. Bu dönemde devlete en çok borç vermeye muvaffak olabilen bankalar ise bugüne kadar ayakta kalabilmeyi başardı. Ama artık gerçekten bankacılık yapmak zorundalar. Nihayet..

Hiç unutmuyorum siyaset meydanında bir açıkoturumda Türkiye’nin en büyük holdinglerinden ve de en büyük bankalarından birinin sahibi bey amcamız utanmadan demişti ki: “Ben devletten hiç ihale almadım! Çalıştıııımm, çalıştııımm, daha çok çalıştıım, ürettiiiiimmm…”  Hemen bir öğrenci atıldı ve şu soruyu sordu: “Siz almadınız ama bankanız aldı! Devlete en çok borcu veren bankalardan birinin sahibisiniz. Bu ne yaman çelişki bey amca!”. Cuk oturdu denir ya aynen öyle oldu!

Tüm bu sebeplerin yanında bir de SANAL İŞSİZLİK var. Nerden çıktı yahu? Ne demek sanal işsizlik? Hemen açıklayayım. İş olanakları bulunmasına rağmen iş arayanların tercihlerini bahane ederek ve de tembelliklerinden dolayı işsiz dolaşmalarıdır, eyleşmeleridir. Aşağıdaki örnek olayları okuyunca siz de benzeri olayları bizzat yaşadığınızı ya da bildiğinizi düşünmeye başlayacaksınız.

Başımdan geçen bir olayı anlatacağım: Bir gün dağevimizin bahçesine taştan bir duvar ördürmeye karar verdik. Gerekli malzemeyi taş, kum, çimento vs. temin ettikten sonra işçi aramaya koyulduk. İlk aklımıza gelen yer tabiki köy kahvesi idi. Kahvedeki köylülere işçi aradığımızı söyledik. Vereceğimiz yevmiye de gayet iyi bir para idi. Kimse kılını kıpırdatmadı. Günlük işçi başına 10 milyon verecektik. Oradaki köylülerin orada gün boyu bulundukları zaman içecekleri çay ve sigaraların parasını hesap ederseniz o da yaklaşık 10 milyon yapıyordu. Ama çalışmak isteyen çıkmadı. Birkaç köy dolaştıktan sonra nihayet 3 kişi bulabildik. Peki neydi bu kahvedeki insanların gelmemesindeki sebep? Tahmin ediyorum ki oradakilerin çoğu lise mezunuydu. Ve üniversiteyi kazanamamışlardı. Daha kötüsü biraz mürekkep yalamışlardı. Yılardır işsizlerdi ama iş beğenmiyorlardı. Ee tabi lise mezununa da işçilik yakışmaz tabi.. Keşke lise okumasaydılar da teknik meslek lisesinde falan okusalardı da zenaatkar olsalardı. Bu olayı siz de Türkiye’nin heryerinde yaşayabilirsiniz, deneyin ve görün. Kahve Milletinin İnsanları 10 milyon fazladan kazanmaktansa, 10 milyon fazladan harcamayı ve sigara dumanları arasında akşama kadar, sabaha kadar, al papazı ver kızı kağıt oynamayı yeğlerler. Biraz düşündüm ve Türkiye’de kahvehanelerin neden bu kadar çok sayıda olduğunu daha iyi anladım. Ama onları suçlamamak lazım. Liseyi zor bitirebileceklerini ve Üniversiteyi kazanamayacaklarını birileri onlara söylemeliydi. Ve birileri emekli olmuş vatandaşlarımızı kahveler yerine hayır işlerine veya daha sosyal işlere yönlendirmeliydi.

Nişantaşın’da yaşlı bir amca vardır. Başında Fötr şapkası bir elinde meyve sepeti, bir elinde çiçek sepeti, sürekli gezer ve bunları satarak geçinir. Bir yandan da kasaptan aldığı sakatatlarla da nişantaşındaki kedileri besler. Bu sebeple de etrafında 30-40 kadar kedi olur. Bu amcamız devlet memurluğundan emekli olduğunu ve bu işi hem sevdiği için hem de para kazanmak için yaptığını söylüyor. Yine başka bir amcamız Şişli’de Garanti Bankası önünde ayakkabı boyuyor. Emekli Uzakyol Kaptanı. Alışmış bir kere çalışmadan yapamıyor. Ellerinde eldivenleri ve şık sayılabilecek giyimiyle ayakkabı boyacılığına saygınlık kazandırıyor. Şişli esnafı onu çok seviyor, sayıyor.

Başka bir örnek olay: Şirketimiz için Satış Temsilcileri arıyorduk. Hemen bir ilan verdik. İlanda da “Salt prim bazlı çalışılacağını” belirttik. Başvuran yüzlerce adayın çoğu uzun süredir (en az 1-1,5 yıldır) işsizdi. Her fırsatta kendilerine çok güvendiklerini, çok iyi satış yapabileceklerini söyleyen adaylardan çok azı prim sistemi ile çalışmayı kabul etti. Başvurdukları ilanda prim bazlı olduğu belirtilmesine rağmen. Yol ve yemek ücretleri verilecek, çok da iyi bir prim alacaklardı. Söyledikleri satışın yarısını yapabilseler hiçbir ücretli işte elde edemeyecekleri bir gelir bekliyordu onları. Bu adayların işsiz olduklarına beni inandıramazsınız. Onlar işsiziliği tercih ettiler, uzun süre de işsiz kalırlar. Böylesi bir tembellik onların da işine geliyor heralde ve ailelerinden destek alıyorlar heralde ki, başka türlü geçinmeleri mümkün değil. Ama onları suçlamamak lazım. Aldıkları eğitim sırasında ve hayatları boyunca hep tembelliğe, hazırlopçuluğa, memuriyete, salla başı al maaşı modeline özendirildiler. Birileri onlara öğretmeliydi.

Başka bir olay: Danışmanlık yaptığımız bir müşterimiz, işlerin kötü gittiğinden bahsediyor, birkaç öneride bulunuyoruz. Ve mesai saati dolar dolmaz patron dahil şirkette bir kişi kalmıyor. İşler kötü gidiyorsa daha fazla çalışmak gerekir, en azından biz öyle yapıyoruz. Zaten çoğu şirkette mesai saatleri dahi verimli çalışmaya değerlendirilmiyor. Mesai değerlendirilmiyor, dolduruluyor! Mesai saatlerinin önemli bir bölümü; futbol tartışmaları, emaille forward edilen karikatürleri, fıkraları okumak, telefonda geyik yapmak, dedikodu yapmak vs. ile geçiyor. Bu da bir nevi işsizlik değil mi?

Peki biz bu halimizle mi gireceğiz AB’ye. Böyle mi patlatacağız ihracatı. Bu çalışmayla mı ödeyeceğiz dış borçları. Lütfen kabul edelim ki TEMBELİZ. İŞE GİTMEK İŞİMİZE GELMİYOR. Bu konuda deyişler bile türettik.. Mesela: “İŞİ BİLECEKSİN, İŞE GİTMEYECEKSİN, SORANA DA İŞTEN GELİYORUM DİYECEKSİN.” Aman ne güzel..

PEKİ TEMBELLİK NEDİR?
Hemen herkes tembelliğin kötü olduğunu bilir ve kimse tembel olmayı kabullenmek istemez. Ama acaba kaç kişi gerçekten tembel olup olmadığını araştırmıştır? Tembelliğin ne olduğunu ve insanların başına nasıl çoraplar ördüğünü düşündünüz mü?

Tembellik ya zihinsel, ya bedensel ya da her ikisi birden yaşanır. İnsanların büyük bir kısmı zihinlerini, önemli bir kısmı bedenlerini ve yine çok önemli bir kısmı hem bedenlerini hem de zihinlerini çalıştırmazlar. Dinlenmek kastıyla uzun uzun oturmak, televizyon seyretmek, sadece müzik dinlemek, dedikodu yapmak, kontrolsüz hayal kurmak gibi işlerle meşgul olan insan bunları yaptığı anda tembellik tuzağına düşmüştür.

Oysa hayat duraksamadan devam eden “hareketlilik ve aktiflik” prensibi üzerine kuruludur. Atomlardan galaksilere kadar; mikroplardan balinalara kadar herşey sonsuz bir hareketlilik içinde çırpınır.

Bakınız tembel ve durağan insanların başlarına neler geliyor: Her insanın vücüdunda zehirli birikintiler (Free Radicals) oluşur. Bedensel tembellik içerisinde olan, koşuşturmayan insanın vücudundan bu zehirli maddeler atılamaz. Dokular yağ bağlamaya ve kilitlenmeye başlar. Kan dolaşımı bozulur. Hücrelere oksijen ve besin dağılımı iyi yapılamayınca vücut hızla yaşlanmaya başlar. Bunu fiziki güç kaybı, kas zayıflığı, yorgunluk takip eder. Bedensel tembelliğin derecesine göre kireçlenme, zaman içerisinde felç ve daha bir çok hastalık bedene hücum eder.

Zihinsel tembellik aktif düşünmeme, zihni kontrolsüz olarak harici ve dahili telkinlerin tesirine bırakma durumudur. Zihinsel tembelliğe alışan kişi beyninin sinirsel bağlantılarını aktif bir şekilde kullanmadığı için zeka gerilemeye başlar, hafıza gittikçe zayıflar, hatırlama yavaşlar; tabii ki bütün bunları genel aktivitenin azalması takip eder. Zihinsel tembelliğin prensip olarak yaşın ilerlemesiyle fazla ilgisi yoktur. Fakat emeklilik sonrasında birden bunamalar da zihinsel faaliyetlerin birden azalmasıyla açıklanabilir, eğer başkaca bir uğraş edinilmemişse.

Aktif insanlar hayranlık verici başarılar arasında uçuşurlar. Neden bazı insanlar çok ağır fiziksel şartlara ve zihinsel faaliyetlere tahammül ederler de bazıları hemen tükeniverirler? İnsanlar her faaliyetin kapasiteyi arttırdığını göz ardı ediyorlar. Bedenin bir kapasitesi vardır şüphesiz ve çalışan insan bu sınıra hızla ulaşır. Ancak beynin kapasitesinin sınırı kolay kolay ulaşılamayacak kadar geniştir.

İnsan kalbi yorulmayan (laktik asit üretmeyen) kaslardan yaratılmıştır. İnsanın yorulmayan bir diğer uzvu da beynidir. Yeterli oksijen, glikoz ve enzimler sağlandığı sürece beyin hiç durmadan sürekli çalışır. Bazıları beynin dinlenmesi için bütün işleri bırakıp dinlenmeyi-yani tembelliği tavsiye ederler. Halbuki böyle yapmak tam tersine beyni tembelleştirir. Bizim zihin yorgunluğu dediğimiz şey beyni çalıştırırken fiziksel şartları ihmal etmemizden ya da psikolojik gerginliğin fizyolojiyi etkilemesinden doğan durumdan başka bir şey değildir. Uyku anında dinlendiğini sandığımız beynin uyanık halimiz kadar ve hatta bazen daha çok yoğun çalıştığını ortaya çıkaran son tespitler de bu gerçeği vurguluyor.

Lüzumsuz dahi olsa insanların hem bedenen hem de zihnen sürekli çalışmaları gerekir. Kaldı ki “Lüzumlu işler çoktur.” Ne çok zamanımız boşa akıp gidiyor! Ne çok müsrifiz!

Sistematik işleyiş bakımından insan beyni ile vücudun diğer bütün dokuları farklı bir yaratılışa sahiptir. Eski Amerikan Tıp Cemiyeti Başkanı Dr. Frederik Swartz’ın dediği gibi “Bir insanın takvim yaşı ne olursa olsun vücut hücrelerinin çoğu birkaç günlükle yüz günlük arasındadır.” Kısacası; insan beyninin temel dokusal dizilimi(hardware) doğduktan kısa bir süre sonrasına kadar tamamlanır. Artık yeniden beyin hücreleri yaratılmaz. Oysa diğer bütün vücut hücrelerinin ömrü ortalama 100 gün olduğuna göre beden yılda üç defa değişir. Dakikada üç milyar hücre yaratılır vücudumuzda ve yılda üç defa ceset değiştiririz.

Oysa beyin hücreleri değişmez. Biz hala kafatasımızın arkasında ana yadigarı beyin hücrelerimizle yaşıyoruz. Beyin hücreleriyle diğer hücreler arasındaki farklardan bazılarına değinelim. Göz, kulak vs. organ dokularındaki faaliyet programları sabittir. DNA sarmalında bütün hücre çeşitlerinin fonksiyonları kodludur ve her hücrenin bağlı olduğu dokuda o uzvun fonksiyonu ile ilgili çalışma kodu ön plana çıkar. Örneğin her oluşan yeni göz hücresi aynı fonksiyonu icra eder. Oysa aynı hücre potansiyel olarak böbrek hücresinin de kullandığı bilgi kodunu çekirdeğinde taşır.

Beyin ise programlanmış unsurların yanında diğer bütün hücrelerden farklı olarak “yeniden ve yeniden programlanabilirlik” özelliği taşır. İnsanların sürekli yeni şeyler öğrenmesini mümkün kılabilecek sistem budur. Normal hücrelerde proteinler kodlanmış emirleri yerine getirirler. Oysa beyindeki proteinler bilgi yüklenirler. Her gelen yeni bilgi hücrenin, -albümin sentezi yoluyla- kimyasal yapısında değişime yol açar. Beyinde bu görevleri yapan 100 milyar hücre aynı zamanda elektriksel kod halinde algı girişlerinden gönderilen mesajları ilgili beyin merkezlerine doğru kanallarda yönlendirirler.

Beynin karmaşık mesaj alış ve işleyişi “Çok Kısa Süreli, Kısa Süreli ve Uzun Süreli Hafıza” olmak üzere elektriksel olarak başlayıp kimyasal olarak sonuçlanan üç ayrı süreç izler.

İşte bunlar olurken beyin hücreleri için yoğun miktarda enerjiye, oksijene ve glikoza ihtiyaç vardır. Beyin hücreleri saf ve değişebilir bilgi taşıdıklarından deformasyonun ve netliğin bozulmasının engellenmesi için beyin hücrelerine diğer hücrelerdeki gibi ayrı bir besin deposu yerleştirilmemiştir. Dolaysıyla beynin enerjisi kesildiğinde vücut bir anda kilitlenir ve beynin ölümü birkaç saniyede gerçekleşir.

Biraz da beynin faaliyetlerine bakalım. Uyanık insan: Beyin, kalp, böbrek gibi otomatik mekanizmaları insan iradesinin dışında kontrol eder. İnsanın alışkanlık haline getirdiği eylemleri de insana sormadan otomatik olarak işler. Bunun yanında insanın konuşması, yürümesi gibi bedensel eylemleri de yürütür. Algı girişlerinden belli bir eşiğin üzerine çıkarak beyne ulaşan bütün mesajları işler. Ayrıca zihinsel (düşünme vs.), duygusal(sevme vs.) bütün faaliyetlerin de bio-kimyasal karşılıklarını işleme koyar.

Uyku halindeki insan: Uyku halinde beyin uyanık insanın durumundan daha yoğun çalışır. Uyku halinde eksik olan sadece konuşmak yürümek gibi iradi faaliyetlerdir. İnsanın açık algı girişlerinden (kulak, doku, dil) her yeterli şiddetteki mesaj uyku halinde iken de beyne ulaşır. Yani uyuyan çocuğun saçlarının okşanması, kulağına fısıldanan bir söz bile hem de hayatında değişiklik yapabilecek şekilde beynine kaydolur. Ve beyin uyku halinde bu defa çok daha yorucu bir iş yapar. İnsan REM (hafif ) uykusunda iken gün boyu alınan bütün zihinsel-duygusal mesaj ve faaliyetleri düzene koyar. N-REM (derin ) uykusunda iken ise bu defa gün boyu oluşan bedensel yorgunluklar neticesi hücre ölümleri, yeni hücreler vs. Faaliyetleri düzene koyar. Bütün bunları yaparken de ertesi gün kendisine bilgilerin işlenmesi ve uzun süreli hafızada albümin senteziyle kimyasal olarak kodlanması için lazım olan proteini depolar.

Evet beyin 24 saat durmadan çalışıyor. Ve Alman Beyin Antrenman Kurumu Başkanı B. Fishner’in dediği gibi “Küçük bir tatil veya birkaç saat TV seyretmek suretiyle beynin uyarımdan yoksun bırakılmasıyla beyinde oluşan performans kaybının giderilebilmesi için bir-iki hafta zihin egzersizine” ihtiyaç olabiliyor.

Sonuç
Ne mutlu ki tembellik doğuştan edinilen ve genlerle aktarılan bir özellik değil. Sonradan edinilen birşey.. Nasıl mı? Eğitim, çevre etkisi, yediğimiz yapay ve ithal besinler, yanlış politikalar vb.. Dolayısı ile tembellikten kurtulmak pekala mümkündür. Bedensel ve Zihinsel egzersizlerle tembellikten kurtulabiliriz. Böyle gelmiş, böyle gitmez!! Ne olursa olsun, yaşınız kaç olursa olsun işsiz ve uğraşsız kalmayın.

Kahve Milletinin İnsanları kahvede harcadığı vakitleri çocuklarına ya da daha hayırlı işlere harcasalardı çok daha güzel bir Türkiye’de olurduk. Sürekli tüketen ve sağlığı bozulan bir toplum olmazdık. Daha eğitimli ve terbiyeli çocuklarla geleceğe daha güvenle bakabilirdik. En azından 200 milyar dolar gibi bir dış borçla boğuşmazdık. 

  • Bir taksiden, bir dolmuştan veya bir tarladan 3-4 aile geçinmeye çalıştıkça, 
  • Ortaokulu bitiren her öğrenci (kapasitesine becerilerine bakılmaksızın) liseye kaydedildikçe, 
  • Her yıl liseyi bitiren 1,5 milyon öğrenciden sadece 100 bini bir üniversiteye girebildikçe ve üniversiteyi kazanamayanlar Kahve Milletine katıldıkça, 
  • KOBİ’ler desteklenmedikçe, 
  • Girişimcilik özendirilmedikçe, 
  • Magazin programları ile lüks tüketim sürekli özendirildikçe, 
  • Ayağımızı yorganımıza göre uzatmayıp sürekli IMF’den borç aldıkça, 
  • Dizilerle, filmlerle, futbol maçları ile uyuşturuldukça, 
  • Çalışan ve çalışmayan İnsan Kaynaklarımızı verimli değerlendirmedikçe, 
  • Yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizi kullanmayarak ithalatla ikame politikalar izlendikçe, 
  • İhraç ettiğimizden fazlasını ithal ettikçe,
    “işsizlik, ekonomi, AB, ne olacak bu memleketin hali” diye düşünür dururuz. (Keşke bunu bari düşünsek.)

Umarım sizleri biraz düşünsel faaliyete sevkedebilmişimdir ve de yarım kalan (3 yıllık) tıp eğitimim sebebi ile kullandığım kelimeler anlaşılabilmiştir. Buraya kadar okuyabildiyseniz ne mutlu ki Türkiye’miz için bir ümit, bir çaba, bir duyarlı kişi daha var demektir. İlginize ve duyarlılığınıza teşekkür ederim.

Doruk Aktoprak

Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube
Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail

GİRİŞİM ve GİRİŞİMCİLİK (2 yıl ayakta kalabilmek…) – Doruk Aktoprak

Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube
Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail

Yeni bir iş kurarken ilk yıllar en zor yıllardır.. Hele ilk 6 ay… Dünya size karşı birleşmiş, kartel oluşturmuş gibi hissedersiniz. Yılmayın bu günler çabuk geçer.

Üniversitedeki hocalarınız, aileniz, arkadaşlarınız, vergiler, kanunlar ve daha birçok faktör sizi girişimci olmamaya yöneltse de, siz içinizden gelen bu heyecanı sakın kaybetmeyin. Sizi desteklemek adına vazgeçirmeye çalışanlara kulak asmayın. Sürekli olarak size bir işe girip maaşla çalışmak tavsiye edilebilir. Aldırmayın, devam edin girişimcilik damarlarınızda varsa sizi kimse tutamaz.

Girişimin Önemi
Hem kendi ideallerinizi gerçekleştirmek adına hem de ülkemize faydalı birer işadamı olmak adına bunu yapmalısınız. Denemeden başaramazsınız. Ama sakın sadece işsiz kadığınız için girişimci olmaya kalkmayın. Zira, işsiz kalmanız girişimci olmanıza ancak ve ancak vesile olabilir.

Tabi bir de şu var; girişimciliği okuluna giderek öğrenebilir misiniz? Elbette ki bu da mümkün. Böyle bir okul bulabilirseniz çok faydalı olabilir.

Şurası bir gerçektir ki ideallerinizi gerçekleştirebileceğiniz bir ortamı ücretli çalışma hayatında kesinlikle bulamazsınız. İşinizle ilgili sizin ürettiğiniz fikirler/projeler hep müdürlerin, genel müdürlerin başarı hanesine yazılır. Ve onlar için bir tehdit unsuru olduğunuz gerçeği işsiz kalmanıza bile sebep olabilir. Tecübeyle sabit…

Aynı zamanda ülkemizin temel sorunlarından biri olan “İşsizlik Sorunu” da sizin gibi girişimcilerin sayesinde büyük ölçüde çözümlenebilecektir. Zira kurduğunuz iş mutlaka birilerine istihdam olanağı sağlayacaktır. 1 kişi, 2 kişi veya 100 kişi hiç farketmez, yaptığınız katkı çok büyük. İşiniz “One Man Show” olsa bile! En azından işsizler hanesinden bir kişi eksilecek üretenler hanesine bir kişi yazılacaktır. Ki bu bile 2-0 öne geçmek demektir.

İdeal Girişim Çağları?
Girişiminizi yapabileceğiniz en ideal yaş nedir? Bence Üniversiteyi bitirmeden hemen önce veya bitirdikten en geç 1 sene sonra girişiminizi gerçekleştirmeniz gerekmektedir. Yoksa maaşla çalışmanın getireceği rehavetten kolay kolay kurtulamazsınız. Tabiki bunu yapabilmeniz için üniversite yıllarınızı boş geçirmemiş olmanız gerekir. Mesela bir kulüpte faal olarak görev almak, stajınızda fotokopi odasından kurtulabilmiş olmak önemli faaliyetlerdir. Öğrencilik tabiriyle; “Sudan çıkmış balık olmamanız gerekir.”

Ne yapacaksınız ve nasıl yapacaksınız?
Öncelikle yapmayı düşündüğünüz işle ilgili bir yapılabilirlik (Fizibilite) çalışması hazırlamanız gerekir. Bu konuda internette birçok örnek ve kaynak bulabilirsiniz.

Bu çalışmadan sonra hemen bir İş Planı yapmalısınız. Pazar Araştırmaları, Pazarlama ve Satış Planları, İşgücü Planları, Tahmini Satış Rakamları, Finansal Veriler genel olarak birbiri ile uyumlu olacak şekilde ve mantıklı dayanaklarla hazırlanmalı, fazla hayalci olmamalı.

İlk zamanlarda ne yapacağınıza karar vermişsinizdir ama nasıl yapacağınız konusunda sürekli değişiklikler olur. Çünkü teknolojiler ve uygulamalar da sürekli gelişir ve değişir. Bu değişimi özümseyebilmeniz gerekmektedir. Sırf trendi takip etmek için bir yöne giderseniz hapı yuttunuz demektir. Yeni teknoloji lansmanlarında reklamlara sakın kanmayın! Ürünü iyice incelemeden bu alanda yoğunlaşmak gibi bir risk almayın. Siz tam kendinize bir yol, bir strateji belirlemişken birden yepyeni uygulamalar çıkar ve siz yine bu yeni uygulamaları kovalamak zorunda kalırsınız.. Yaptığınız planlara uymaya çalışın ve her aksaklıkta planlarınızı revize etmekten de korkmayın.

Girişiminizi, Ürününüzü Kime Satacaksınız?
Girişiminizi başarıya dönüştürebilmeniz için kimlerle iş yapacağınızı anlamanız gerekir. Türkiye’deki ve Dünya’daki şirketlerin ve ürünlerin soy ağacını ana hatları ile çıkartabilmelisiniz. Mesela; hangi marka kime ait… Kim kiminle iş yapıyor… Şirketlerin yönetiminde kimler çalışıyor… Aile ilişkileri… edinmeniz gereken temel bilgiler. İş dünyasından uzak birisinin girişim yapabilmesi mümkün değil demiyeceğim ama çok zordur. Zira bu ilişkiler yumağını (Matrix) tanımlayamazsanız bu yumağa dolanır kalırsınız.

Peki bu şirketleri, CEO’ları nasıl tanıyacak ve onlarla nasıl tanışacaksınız? Fuarlara, konferanslara katılın ve bol bol dinleyin. Kokteyllere katılın, içkinizi (veya meyvasuyunuzu) için, çerezinizi yiyin.. Ayak üstü birilerine hemen yanaşın. En kodaman amcalarla muhabbete girin. Terslenebilirsiniz yılmayın. Çünkü onların çoğu da orada birileri ile konuşmak ve tanışmak için bulunuyor. Kalabalığa karışın ki yeni insanlarla tanışasınız. İleride bu tanıştığınız kişiler sizin için bir bilgi kaynağı, bir partner ve hatta bir müşteri olabilir.

Mesela Cem Boyner, Ferit Şahenk çok sıcak insanlardır. Gördüğünüz yerde hemen atılın. Sizi ilgi ile dinleyecek ve hemen yardımcıları ile tanıştıracaklardır. Ama sakın SA Ailesinin televizyonlardaki sempatik hallerine kanmayın. Zira korumaları ile sıcak temasa girmek zorunda kalabilirsiniz.

Nasıl Pazarlayacaksınız
İlk aylarda hiç pazarlama yapmanıza gerek yokmuş gibi gelir size. Çünkü kendinize göre siz çok değerlisinizdir. Fikirleriniz de çok değerlidir, ürünleriniz de, ama sadece size göre. Müşteri size gelecek sanırsınız. Yanılıyorsunuz.. Fikirleriniz ne kadar değerli olursa olsun müşterinin ayağına siz gitmek zorundasınız. Ve de bıkmadan usanmadan anlatmanız gerekir, kendinizi, ürünlerinizi. Kendinizi de anlatmalısınız, çünkü “İnsanlar sevdikleri şeyleri sevdikleri insanlardan alır.” Yani kendinizi sevdirmek zorundasınız. Ama bıktırmadan anlatmaya dikkat edin.

En kötüsü ise hiç referansınız yoktur. Ve herkes de size “Bizim sektörden kiminle çalıştınız” demektedir. Siz de kendi kendinize “Ah birkaç müşteri kopartabilsem o zaman kimse beni tutamaz” dersiniz.. Bu sorunu yavaş yavaş aşarsınız.. Merak etmeyin ilk 1 seneyi kazasız belasız atlatabildiyseniz fena sayılmayacak sayıda referans yapmışsınız demektir. Artık referanslarınızda nitelik aramaya başlarsınız.. Yani daha büyük ve tanınmış firmalara yönelme ihtiyacı hissedersiniz.

Büyük müşterilerde rekabet daha yoğun bir şekilde karşınıza çıkar.. Büyük şirketlerle çalışmanın olumsuz bir tarafı da işler çok ağır yürür; “Yönetim Kurulundan imza bekliyoruz.”, “X Departmanından henüz bana dönmediler.” gibi gerekçeler öne sürerler. En çok pazarlığı da büyük şirketler yapar ve de paranızı ödemeyi de hep geciktirirler. Büyük firmalarla çalışmanın birçok iyi tarafı da vardır diye sıralanan birçok gerekçenin hemen hepsi geçersizdir. En önemli gerekçeniz yapılacak işin karşılığında alınacak para ve referans listenize ekleyeceğiniz sağlam markalar/logolardır.. Dolayısı ile büyük sirketlerle mutlaka çalışın en azından önem verdiğiniz birkaç sektörde hedefler belirleyin ve maliyetine de olsa mutlaka iş yapın. Çünkü bu referanslar küçük şirketlerin gözünde sizin değerinizi arttıracaktır.

Küçük Müşterilerle çalışmanın da avantajları vardır; mesela rekabet yok denecek kadar azdır, bürokrasiye takılmazsınız, paranızı zamanında alırsınız. Küçük şirketler borçlarına sadıktırlar. Küçük şirketlerle çalışmanın dezavantajı ise bu tür şirketlerin yeni teknolojiler vb. konularda bilgili elemanları yoktur. Kendinizi anlatmakta güçlük çekebilirsiniz. Dolayısı ile gereksiz ayrıntılara girmeyin, işinizi nasıl yapacağınız ve hangi teknolojileri kullanacağınız gibi ayrıntıları anlatmanıza gerek yok.. Direkt olarak işinizi yapın. Diğer bir dezavantaj ise ne istediklerini tam olarak bilemezler. İstedikleri şeyin ne olduğunu çok iyi tanımlayın ve onlara da projeye başlamadan önce mutlaka onaylatın. Zira yaptığınız bir işi tekrar tekrar yapmak en tatsız şeylerden biridir. Size hem zaman hem para kaybettirir. Müşterinizle külahları değiştirme noktasına bile gelebilirsiniz. Aman dikkat…

Risk Sermayedarlarından Yatırım Almak İçin İş Planı Nasıl Hazırlanır?

Risk sermayedarlarına gitmeyi düşünmüyorsanız bile bu iş planını mutlaka yapın çünkü fikrinizi, girişiminizi önce kendinize satabilmelisiniz. Bu iş planı ile girişiminizin güçlü ve zayıf yönlerini görme şansınız da olur. Aynada kendini ikna edebilmek gibi birşey yani.

İş planınızın özeti kısa olmalı ve hazırlayacağınız demeç iki sayfayı aşmamalıdır. Bu alan içinde bütün iş planınızın özeti yer almalıdır.

İş planınızın temel unsurları şunlar olmalıdır:
1. İşin genel kavramı: İşin kendisini, ürünleri ve satılacak pazarı açıklayın. Tam olarak ne satılacak, kime satılacak, kimlerle rekabet edilecek gibi konularda bilgi verin. Ayrıca sizi rekabette farklı kılan özel rekabet gücünüzü tanımlayın.

2. Finansal özellikler: Önemli finansal noktaları, örneğin satış hedefleri, kârı, nakit akışı ve yatırımın geri dönüşünü öne çıkarın.

3. Finansal gereksinimler: Tam olarak işi başlatıp ve büyütmek için ne kadar sermaye gerektiğini ifade edin. Bu sermayenin nasıl kullanılacağını açıklayın.

4. Nihai durum: Şirketin güncel durumu ve bununla ilgili önemli bilgileri sağlayın (kuruluş tarihi, sahipler, çalışanlar, vs.). Yönetim kurulunun kısa özgeçmişlerini eklemeyi unutmayın.

5. Pazar ve rekabet: Sektörün Türkiye’deki ve uluslararası arenadaki durumunu, pazarın büyüklüğünü, rekabet içinde olduğunuz kurumları açıklayın. Rekabet gücünüz ile ilgili olumlu ve olumsuz yönleri açıklayın.

6. Büyük başarılar: Şirketin başarısı için büyük önem taşıyan gelişmeleri açıklayın. Bu tür gelişmeler; patentler, prototipler, konum avantajı, her türlü ürünün gelişmesi için çok önem taşıyan siparişler veya yaptığınız bir deneme pazarlamasının sonuçlarını kapsayabilir.

Genel İstatistikler
Amerikadaki istatistiklere göre yeni kurulan işletmelerden %17 si ilk 2 yıl içinde kapanıyor. İlk 2 yılı atlatan şirketlerin sadece %8’i kapanıyor. Diğerleri yollarına uzun yıllar devam ediyor.

Şirketleri; çalışanları olan ve çalışanları olmayan (tek kişilik) şirketler olarak ikiye ayırırsak; Çalışanları olduğu halde kapanan şirketlerin % 57’sinin ve çalışanları olmayan (tek kişilik) şirketlerin %38’inin sahiplerinin iyi bir iş teklifi aldığı için şirketini kapattığı gerçeği de aslında bu kapanan şirketlerin önemli bir bölümünün gerçekte batmadığını ortaya koyuyor.

Türkiye ile ilgili elimizde güvenilir bir istatistik olmamakla birlikte ekonomik konjonktürün sürekli değişkenliği, siyasi istikrarsızlık, bürokratik iktidarsızlık, para ve iş piyasalarının oynaklığı, girişimi özendirici/destekleyici faaliyetlerin olmaması gibi pek çok faktör benzeri istatistiklerin Türkiye’de çok daha yüksek olması gerektiğine işaret ediyor. Elimizdeki tek istatistiki veri olan TOBB’un verilerine göre yılda yaklaşık 55.000 şirket kuruluyor, yaklaşık 28.000 şirket de kapanıyor. Yeni kurulan şirketlerin ne kadarının, ne kadar zaman sonra kapandığına dair bir istatistiğe maalesef ulaşamadım. Böyle bir istatistiğe sahip olan varsa kaynağını da belirterek emailime gönderebilir.

Sonuç
Ülkemizde girişimciliğin çok fazla desteklenmediği bir gerçek. Ülkemizde kurulan risk sermayesi şirketleri girişimciliğin desteklenmesi adına olumlu bir gelişme. Ama olumsuz tarafı bu yatırımcıların veya şirketlerin işe başlamamış projelere, satış yapmaya başlamamış girişimlere yatırım yapmaması..

Ayrıca özel şirketler sponsorluğunda birtakım girişim merkezleri kurulmuştur. Sadece sosyal katkı amacıyla ve dolaylı beklentiler amacıyla kurulduğu söylenen bu merkezler amaçlarını değiştirmiş, üzerilerindeki kuzu postunu atmışlardır. Uzun bir süre gayet başarılı çalışmalara imza atmış bu merkezler de artık yozlaşarak ticari kaygılara ve projeleri sahiplenmeye başladılar. Bu merkezlerin yöneticilerinin de girişimciler arasında menfaat karşılığı kayırma yaptığı yönünde bir takım ciddi bulgular var. Dolayısı ile bu gibi merkezlerin de girişimciliği destekleyemeyeceği ortaya çıkmış oldu.

Peki girişimcilere kim destek verecek veya vermeli; bence 2 alternatif var: 1. Devletimiz 2. Girişim Okulları. Maalesef şu anki yasalar ve yönetmelikler girişimicilere yeterli desteği veremiyor. İmalat yapmayan, yani hizmet sunan projelere neredeyse hiç destek vermiyor. Vergi Muafiyeti, düşük faizli kredi imkanları ve eğitim desteği devletimizin girişimcilere sağlayabileceği imkanlar. Bu konuda çeşitli otoritelerin çalışmaları olmakla birlikte henüz somut, radikal bir adım atılmış değil. Umarız… demekle kalıyoruz.

Bir de “Girişimcik Okulu” olsa çok faydalı olurdu. Girişim yapmak isteyenler, veya girişimini yapmış ama iş modellerinde aksaklıklar eksiklikler olanların bilgilenebileceği bir rehber olsa harika olurdu. Sizce de öyle değil mi? Bu misyonu da Üniversiteler ve Eğitim Firmaları üstlenebilir. İşte burada biz birşeyler yapabiliriz. Öyle değil mi?

Doruk Aktoprak

Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube
Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail

Dot.com sektöründe herkese yer var! – Doruk Aktoprak

Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube
Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail

Ekonominin artık çığırından çıkmış bir şekilde bilgisayarlar ve özellikle de internet tarafından işgal edildiği bir çağda yaşıyoruz. Bir çoğumuz bu gelişmeleri elimizden geldiğince takip etmeye çalışıyor, bir kısmımız da treni kaçırdık düşüncesiyle hiç bulaşmamak en iyisidir diye düşünüyor. Şurası bir gerçek ki İnternetsiz yaşanamayacağı gerçeği ayak uyduramayanları yutacak ve gelişerek yoluna devam edecektir.

Ekonominin artık çığırından çıkmış bir şekilde bilgisayarlar ve özellikle de internet tarafından işgal edildiği bir çağda yaşıyoruz.

Bir çoğumuz bu gelişmeleri elimizden geldiğince takip etmeye çalışıyor, bir kısmımız da treni kaçırdık düşüncesiyle hiç bulaşmamak en iyisidir diye düşünüyor.  Şurası bir gerçek ki İnternetsiz yaşanamayacağı gerçeği ayak uyduramayanları yutacak ve gelişerek yoluna devam edecektir.

Tüm bu gelişmeler hepimizi işlerimizi İnternet üzerinden yapmanın fırsatlarını araştırmaya itiyor. Bütün sektörlerde yaşanan bu gelişme bilgi teknolojisiyle ilgilenenleri, bilgisayarla yatıp kalkanları birçok pozisyon için ön sıralara geçiriyor gibi gözüküyor.

Peki İnternet gerçekten de bilgisayar programı yapamayan, bir HTML kodu bile yazamayanların, C++, SQL ya da Java bilmeyenlerin açıkta kalacağı bir dünyaya doğru mu götürüyor bizi? İlk bakışta görünen bu olsa da işin gerçeği geleneksel yöneticilik deneyiminin her zaman gözde olduğu yolunda. Eğer ki sağlam bir yöneticilik, pazarlama ya da insan kaynakları temeliniz varsa iş dünyasında her zaman sizin için ayrılmış bir yer olacaktır. Fakat tüm bilgi ve birikimlerinizi İnternet ve Bilgisayardaki gelişmelerle bütünleştirerek yola devam etmeniz gerekmektedir.

Bu konuda sektörün öncülerinden olan başkaları da aynı şeyi düşünüyor. Mesela “Geleneksel yöneticilik tecrübeleri eğer biraz İnternet bilgisiyle birleşirse ortaya İnternet sektörüne çok gerekli olan tecrübe eksikliğini kapatacak yöneticiler çıkacaktır.” diyor, New York’ta kurulu olan Network ve İnternet konularında hizmet veren Vault.com’un kurucu ortaklarından olan Mark Oldham. “Bize yapılan başvurularda gözönünde tuttuğumuz en önemli şey heyecan. Yaptığımız işle ilgili ne kadar heyecan duyuyorlar? İnternetin yaptığımız işi ne kadar geliştirebileceğini ne kadar algılayabiliyorlar? Yeniliklere ne kadar açıklar?” diyor ve ekliyor “Eğer ki bu sorulara yanıtları evetse IT sektöründe tecrübeniz olmasa da Yeni Ekonomik düzende başarı elde etme şansınız çok yüksek. Örneğin Vault.com şirketinin üst düzey yönetici kadrosunu incelediğimizde şöyle bir sonuçla karşılaşıyoruz ki bu kişiler şirketimize girdiklerinde internet ve bilgisayar konusunda bilgileri ya yoktu ya da çok çok sınırlıydı.”

Gelelim şirketlerin sizden neler beklediklerine.İşinizi garanti almak için aşağıdaki özelliklerin sizde olduğunu işverenlere mutlaka hissettirin.Maddeler halinde sıralayacak olursak:

Şirketle için ne kadar farklı alternatifler altında çalışabileceğiniz önemlidir. Yeni ekonomik düzende şirketler sizin ne kadar farklı şapkalar giyebileceğinizi çok önemserler.

Bir prima-donna olmadığınızı unutmayın. Yeni ekonomide şirketler başrol oyuncularına ihtiyaç duymuyorlar. O yüzden ne kadar büyük bir ofisiniz olacağı gibi soruları aklınızdan bile geçirmeyin.

İsminizin başına gelecek sıfatlara çok fazla takılmayın. Dot.com şirketlerde hiyerarşi çok da önemli değildir. Şirketler çalışanlarından spesifik bir alanda değil her alanda faydalanmak isterler.

Spor kıyafetler içinde her zaman daha rahatsınızdır. Yeni ekonomide şirketler sizin rahat ortamlarda çalışmanızı sağlarlar. İlk günkü görüşmeye resmi kıyafetle gidebilirsiniz ama devamında en kısa sürede ceket ve kravattan kurtulacağınıza emin olun. Bu rahatlık çalışma saatlerinde de kendini gösterir. Şirketler sizden esnek çalışma saatlerine uyum göstermenizi beklerler; bu bazen 12 saatlik çalışmaları getirse de.

Risk alabilecek insanlar bu sektörde her zaman talep görür. Görüşme sırasında geçmişte aldığınız risklerle ilgili anlattıklarınız önünüze çok fazla risk alma şansı çıkmamış bile olsa size artı puan getirecektir. İnternet şirketlerinin istediği belirsiz zeminlerde risk altına girebilecek insanlarla çalışmaktır.

Bir kere internet dünyasına girdikten sonra sakın iş tecrübeniz yok diye gözünüzü korkutmayın. Bu sektörde 2 yıllık bir tecrübeye sahip insanlar çok kıdemli olarak görülür ki bir şeklide işin ucundan tuttuktan sonra kendinize güvenmemeniz için hiçbir sebep yok demektir. Ve son olarak geceler boyunca bilgisayar kurslarında kafa patlatmayı düşünmeyin bile. Onun yerine yeni trendlerin neler olduğuyla ve teknolojinin daha neler yapabileceğini düşünün bu yeterli.

Doruk Aktoprak

Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube
Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail

Logo Nedir

Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube
Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail

Logo, bir ürünün, firmanın ya da hizmetin isminin, harf ve resimsel öğeler kullanılarak sembolleştirilmesidir. Amblemden farklı olarak ayırt edici özellikler yanında firmanın ismini de yansıtır. Logo yaratmak için kullanılan fontlar yeni tasarlandığı gibi mevcut fontlarda olabilirler. Logo yaratmak için belli başlı bazı kurallar işin uzmanları tarafından şöyle sıralanırlar.

Logo ideogram, sembol, amblem, ikon gibi bir grafik öğesiye bütünleşik olan logo yazısını (logotype) ifade eder. Ticari markaların, kurumların ve hatta bazen kişilerin bir görünüşte tanınmasını sağlayan işaretlerdir. Tipik bir logo firmaların fark edilmesini, diğerlerinden ayrılmasını sağlayan renk, font, şekil ve görsellerdir.

Sade, kolay anlaşılır, hatırlanması kolay, mümkün olduğunca az sayıda renkten oluşmalıdır. Her çeşit baskı ve kesim tekniği ile sorunsuz kullanılabilir olmalı, çok küçük ölçülerde ayrıntılar kaybolmamalı, çok büyük ölçülerde dağınık görünmemelidir. Her türlü ölçüde ve yüzeyde okunabilir olmalıdır.

Özgün olmalıdır. Başka firma ya da ürünlere ait logolar ile karışıklığa sebep vermemeli, hatta çağrıştırmamalıdır. Kopyalanan ya da esinlenen logolar o ürün ya da firmaya büyük zarar verir.

Logo tasarımcıyı değil ürün ya da firmayı yansıtmalıdır. IBM logosunun tasarımcısı Paul Rand’e göre logoyu üreten tasarımcıdır ancak oluşturan firmanın kendisidir. İlgili kuruluşun ya da ürünün özelliklerini yansıtmalıdır. Seçilen ya da tasarlanan font şirketin içeriğine uygun olmalıdır. Ayrıca kurumun kendisini nasıl tanımladığı ve kurumu yansıtan kavramların neler olduğunu bilmek logonun tasarım aşamasında önemli unsurlardır.

Logo sadeliğinin yanısıra gerek rengi gerek şekli itibariyle farklı koşullarda görüldüğü zaman bile akılda kalıcı olmalıdır.

Farklı bir ülkeye ait ürün ya da firma için logo tasarlanacağı zaman o ülkenin renklere yüklediği anlamlar ve kültürleri hakkında bilgi sahibi olunmalıdır. Özellikle bir simge kullanılacağı zaman simgenin taşıyacağı anlam bakımında bu bilgi çok önemlidir.

Kaynaklar:
Abdullah Taşcı, “Marka ve Amblemler”, Grafik Sanatı Dergisi, Sayı: 4
Hasip Pektaş – Basın İlanlarında Grafik Tasarımın Yeri ve Önemi konulu Y. Lisans Tezi Ankara,
Gerry Rosentswieg – The New Typographic Logo
Typographics Three Globalvision

Takip Edin: twitterlinkedinyoutubetwitterlinkedinyoutube
Paylaşın: FacebooktwitterlinkedinmailFacebooktwitterlinkedinmail